19 Aralık 2017 Salı

Hakîm ile Genç(ler)




Eski yazılarımı okudum biraz önce. Kıvranışlarımla, tebessümlerimle karşılaşıp dünyadaki el yordamıyla olan yürüyüşüme kendi kalemimden çıkanlarla şahit oldum. Hatırladım, O'nun izniyle kalbim çırpına çırpına ritminde çarpmayı öğrenmiş. Hatırladım, O'nun izniyle düşe kalka çıkmışım patikalardan düzlüklere. Hatırladım, zaman gelmiş beşere diyemeyip kuşlarla bölüşmüşüm kalan son birkaç iyi niyetimi. Hatırladım, kalemimle yaza çize büyümeye çalışmışız şükür ki. Bir kez daha iman ettim, cümlesine Mevla "ol" demiş ve olmuş şükür ki.

Hatırlamalarımla beraber yazabildiğim vakitlere şükürle karışık bir hayretle biraz kızdım kendime. "O zamanlar güzel okuduğumdan yazabiliyordum ama şu şıra okumalarım azaldığından yazamıyorum." diye iç geçirdim. Biraz kalbimi kazıyan bir yüzleşme oldu bu. "Dünyanın metal kokusundan bahsedip dururken Allah muhafaza metal zehirlenmesinden zehirlendiğini farkedemeyen bir insana mı dönüyorum acaba?" diye sorular tırmalamaya başladı kalbimi. Öyleyse de silkinip Allah'ın izniyle birkaç adım atmaya çalışmalıydım. Biliyordum ben hakikatli bir niyet edebilip O'na dayanıp birkaç adım atabilirsem O ellerimden tutup koşabilmeyi ihsan edebilirdi bana. Çokça şükür ki kalemim yavaşlasa da inancım duruyordu, bunu görmek telaşımı az da olsa hafifletmişti ama hayır durmamalıydım.

Bir hızla kalkıp ışığı açıp kitabıma sarıldım, okumalıydım. Okumalıydım ve kalbimin üstündeki kireçler tek tek kırılmalıydı O'nun izniyle. Okumalıydım ve Efendimizin "Rabbin eşyanın hakikatini bana göster." duasının altına elimi açıp acizce ama inançla ben de aynı duayı edebilmeliydim. Okumalıydım ve körelmiş hangi hissiyatım varsa tekrar Allah'ın izniyle hissedip onları kaleme döküp O'nun izniyle başkalarının da hissetmelerine vesile olabilmeliydim. Kalbimde ve zihnimde bunlar dönerken karşıma çıkacaklardan bîhaber kitabımı okumaya başladım. :)

Birkaç sayfa ilerleyince karşıma neden yazamadığını sorgulayan Genç çıktı tevafuken. Hafifçe bir tebessüm ettim, evet sağdan sağdan, hafifçe, tatlı tatlı bir ihtar gelecekti sanki. Hisseme düşecekleri sindirebilmeyi umarak payıma düşecekleri toplayacak olmanın güzelliğini ama bir yandan da yüzümü kızartan bir mahçubiyeti hissederek okumaya devam ettim. Genç okuduğu halde neden yazamadığını sorguluyordu, yazamamasını okuyamamasına bağlayıp okumaya çalışan kızla baya baya benziyorlardı. :) Hakîm'e bunun nedenini sordu Genç, sorar sormaz o da sorusunun manasızlığını anladı ama iş işten geçmişti artık. Cevabımızı aldık ikimizde şükür ki: "Okumaktan yazmaya varılmaz okumanın amacı bu değildir." "Okumanın amacı ümmiliğe kavuşmaktır."

Belki de okuyamamaktan ziyade kaçırdığım başka noktalar vardı. Belki de okumalarım O'na varmaktan uzaklara gitmişti. Belki de vakti zamanında O'na teslim ettiğim kalemimi kendi elimde bilme gafletine düşmek kalemimi susturmuştu. Okumak, yazmak, yürümek, seyretmek, gülümsemek, düşünmek, sevmek, sevilmek O'nunla olan mesafelerimizi kapatıyor mu yoksa daha da mı açıyordu? Bir işe başlamadaki ilk maksadımız O'na varmak mıydı yoksa ulaşmak istediğimiz bir başka hedefe mi? Niyetlerim nasıldı? Neredeydim? Bana şah damarımdan yakın olduğunu söyleyen Mevla'ya ben ne kadar yakındım? Uzun zaman sonra bildim şükür ki; çıkmam gereken yolculuklar, atmam gereken adımlar, uğramam gereken dergahlar, taşımam gereken sular, etmem ve almam gereken dualar, açılmasını umarak beklemem gereken kapılar vardı.

Peki ya yazmak işi ne olacaktı? Yazmak sonuç değil bir vazifeymiş öyle dedi Hakîm, vazifeymiş vazife olmasına da herkes için değilmiş. Peki benim vazifem mi yazmak? Onu sonra konuşacakmışız, öyle dedi Hakîm ☺

Bunların ardından Genç günlüğüne birkaç satır yazdı, ben de bloguma. Hakîm direkt onunla muhattap olduğundan onunki daha tesirli bence ondandır size onu da yazmak istiyorum:

"Okumanın son noktası, Onun yazdığını okuyabilmektir. O'nun yazdığını okuyanların ne sözleri, ne yazıları, ne tasavvurları kalır. Söyleyen de yazan da, gören de görülen de O'dur; okuyan ve yazan bunu bilir, bunu söyler. Yazacak olan varsa bunu yazsın..."

O vakit derin bir iç çekişle bu cümleyle bitirmek istiyorum: "Yazacak mecali kalan varsa bunu yazsın..." :)

25 Kasım 2017 Cumartesi

Nasıl



İncelen ipler inceldiği yerden kopar genelde
Sen her seferinde beni inceldiğim yerden nasıl kalınlaştırıyorsun Allah'ım?
Atlayan düşer mesela, ateşe giren
yanar
Yüzme bilmeden okyanusa atlayan boğulur hem, böyledir bu
Sen beni her seferinde nasıl öldürmüyorsun Allah'ım?

Kayboldum sanıyorum çoğu vakit,
Sen elime rehberimi vermiş
yetmemiş kalbime pusulamı kondurmuşken
Ben her seferinde kökü göklerde olan ağaçlar arasında
kayboldum sanmanın telaşıyla bir o yana bir bu yana koşuyorum
Sen her seferinde beni nasıl kaybetmiyorsun Allah'ım?

Dünya bazen uğulduyor,
Yalnız vertigosu olanların bilebileceği içten gelen uğultuyla dönüyor bazen dünya
Dünya bazen ayaklarımın altından
sıyrılıp kafamın üzerine doğru çıkıyor
Sen beni böylesine küçük bir bedenle sarmışken her seferinde dünyanın altında nasıl ezmiyorsun Allah'ım?

Sürpriz yumurtaların içinden çıkan sarı topçuklar sadece orada yok
Kalbime binlerce onlardan doldurmuşlar.
Birçok sürpriz yapmayı seven kulun kalbimin içindeki o yumurtacıkları tık diye açıyor 
Her "tık" sesinde kalbimin sağ üst yanından bir fitil ateşleniyor,   
O yumurta her ikiye ayrıldığında bedenim karlar ortasına bırakılmış gibi titriyor
Kırılmak diyorlarmış bu sancının adına ama bak işte kalbim öylece büsbütün duruyor
Sen her seferinde o yumurtalardan oyuncaklar çıkarıp kalbimi nasıl tüm tutuyorsun Allah'ım?

İçimdeki yollarda fren izleri
Senin patikalardan yollara el yordamıyla çıkardıkların da varken
Beni yolların en güzeline kondurdun
Arabamı süsleyip, yan koltuğumu da boş bırakmadın.
Ben sadece sapma, öylece istikamette devam et emrini aldığım yolda fren izleri bıraktım
Sen her seferinde beni uçurumlardan nasıl kurtarıp geri yola konduruyorsun Allah'ım?

Senin gemiler yüzdürelim diye verdiğin o desenli kazanda
Biz daha dünyaya gönderilmeden evvel
Muhtemelen nasılsa işimiz bitince söndürürüz diye ateş yakmışlar.
Söndürmemişler, yaktıkları ateşe düşüp düşüp kavrulmuşlar.
Biz geldik,
Kazana su doldurmadan önce ateşleri söndürmeliydik
Külü temizlemeliydik sonra
Temizlemeliydik çünkü dibi dupduru görünmeliydi gemilerimiz yüzerken
Ateş boyumuzu aştı,
Sular ateşleri söndürmedi ateşler suları yaktı                                     
Sen su dolsun diye verdiğin kazanı ateşe dayanaklı yaptın
Kazanın için yüzdüreceğimiz gemileri kurtaramayıp çatır çatır yakarken biz
Sen onları yandıktan sonra küçücük kazandan okyanuslara kondurdun
Sen her seferinde ziyan oldu sandıklarımızı Rahmetinle nasıl sarıyorsun Allah'ım?

Dünyanın içinde nokta olmadığı alem
Daraldı, daraldı içime girmeye kalktı
Ben burnumdan girmeye çalışan alemi içime nasıl sığdıracağım diye düşünürken
Sen kalemimi çözdün
Kalemim çözülünce alem genişledi ve ben içinde yine zerre oldum
Ben böyle küçükken
Sen her seferinde alemleri nasıl ayaklarıma seriyorsun Allah'ım?

İbrahim'in haykırmıştı: "Ey Rabbim, bana göster."
İbrahim (a.s) benim peygamberim, benim dedem
Ben kalbimi parça parça edip onlarca ayrı tepeye bırakırken
Sen her seferinde onu alıp aklayıp paklayıp tam yaptın
Bildim: "Şübhesiz Allah, Aziz (kudreti
daima üstün gelen)dir, Hakim (her işi hikmetli olan)dır. / Bakara 260

 وَمَا ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ بِعَزِيزٍ
"Ve bu Allah'a güç değildir." İbrahim Suresi/20

                                                 Akide / 2017
                           https://www.akide.org/3-sayi/

1 Kasım 2017 Çarşamba

Psikiyatri Servisi'nden Ömre Kalan Hisseler




Selamun Aleykum :)

Uzun zamandır blog bekliyordu, bir yanım hep yazmayışıma dair utanç taşırken diğer yanım kendime biraz zaman vermemi doğru bulmuştu. Aslına bakarsanız şöyle kafamı bir toplayıp da gönlümü dinlemeye başladığımda kaleme almam gereken öyle çok şey oldu ki şükür o arada, hem de elhamdulillah pek güzel şeyler. Ancak şu an değil, onların biraz daha vakti var ama yazacağım inşAllah. :)

Taslaklarımı karıştırırken geçen yıl bu zamanlar ait bir yazı buldum, ben yazana kadar sizlerle onu paylaşmak istedim. Malum zaman geçer ama bir yazıdan her okunan vakitte ayrı pay çıkabilir. Allah'a emanetsiniz. :)

                                                 

                                                       Ekim 2016

Dünya, bir şeyler de sona gelirken bir şeyler yeniden başlıyor. Her türlü başlangıç ve sonda ellerimizi sımsıkı tutan ve hepsinin içinden bizlere pek güzel hayır kapıları açan Mevla'mıza sonsuz şükürler olsun.

Bu yaz hayatımın farklı tecrübelerinden biri olarak her zaman yerini koruyacak bir "staj" dönemi geçirdim. İnsanların gönül, zihin yorgunluklarıyla tüm şeffaflığıyla karşı karşıya geldim. Mesleğimin ne denli çetin olacağıyla yüzleşsem de bir kez daha beni bu yolun seyyahı kıldığı için Rabbime şükrettim.

Stajda maksatlarımızdan biri hastaların şifalarına, daha iyi olmalarına vesile olmaktı bana da bol bol hisselenmek nasip oldu. Teknik, mesleki bilginin yanında manevi alemimi genişletecek birçok şey öğrendim, hem de hocalarımdan ziyade psikiyatri servisinde yatan o güzel hastalarımızdan.

Stajım boyunca öğrendiğim en mühim şeylerden biri Mevla'nın aklımıza mukayet olmasını mutlaka dualarımıza eklememiz gerektiği oldu. Evet kalbimiz mühimdi ancak aklımız sevdiklerimiz ve yaşamımızla olan sağlam bağımızdı ve bunda sıkıntılar çıkması sevdiklerimizden bize seslerini duyurmakta çokça zorluk çekecekleri kadar uzağa gitmemiz demekti, kendimizden bile çokça uzağa... Ve şunu da öğrendim, ne kadar aklımızın iplerini sıkı sıkı tutmaya çalışsak da o iplerin bizim elimizden ziyade O'nun elindeydi ve Allah muhafaza ansızın uçup gidebilirdi..

Bir hastamızdan ne kadar hırçın, ne kadar dışarıya kapalı olunursa olunsun gerçekten sevildiğini hissetmenin sakinleştirdiğini, iyileştirdiğini öğrendim.

Halüsinasyonlarla hayalleri birbirine karışan bir hastamız her şeye ve herkese rağmen o aradan hayallerini çıkarıp sahip çıkıyordu. Hayallerini anlatırken birden bakışları dondu bir gün, titrek bir sesle "Acaba şu an bunları kafamda mı kuruyorum yoksa hayallerim mi, karıştırmaktan çok korkuyorum." dedi. İnsanlar "normal" denen zihinlerle hayal kurmaktan geri dururken bir insanın korkuları, karışıkları arasında hayallerini sımsıkı tutmaya çalışması... Kendisinden ne olursa olsun kimseler bize inanmasa da herkesin karşısında dimdik durup hayallerimize sımsıkı tutunmamız gerektiğini öğrendim.

Ellerini yıkamaktan, bir şeyleri çokça tekrar ve kontrol etmekten hayatı aksayan bir hastamızın bazı şeylere cesaret edemediğimi farketmesinin ardından "Vazgeçersen, korkarsan, kaçarsan hiçbir şey öğrenemezsin" demesinin üzerine öğrenemem diyip uzak durduğum birçok şeyin üzerine gitmeye başladım. Onun bir işi yapması bizden çokça uzun sürmesine rağmen vazgeçmemiş hayata şükür ki sımsıkı tutunmuş ve bu yetmemiş başkalarının daha da sıkı tutunmalarına vesile olmaya başlamıştı. Vazgeçtiğim, yapamam dediğim şeylerin üzerine gidip aslında sıkıntının bundan ziyade bakış açım olduğunu daha iyi anlamama vesile olan bu hastamızdan mücadele etmenin sonundaki Rahmetin güzelliğini görmeyi öğrendim.

"İnsanın sözünden istikameti belli olur." demişti her beraber yaptığımız yürüyüşlerde hikmet noktasında bana yeni kapılar aralanmasına vesile olan hastamız. Kendisinin şizofren tanısı vardı ve Hz İsa olduğunu direkt söylemese de öyle düşündüğünü söylüyordu doktorlar. Yine kendisi bana bu dünyadaki çocuklar ölüyor diye ne kadar üzüldüğünü anlattı başka bir sohbetimiz esnasında, kendisinden birçok şeyle birlikte en çok dünyayı O'na yaslanmış bir yürekten izleyebilenin Allah'ın izniyle istikametini kaybetmeyeceğini öğrendin.

Bunlarla birlikte orada bir insanın hayallerinden, umutlarından, kendinden vazgeçmesiyle birlikte gözlerine çöken o donuk bakışın insanın gönlünü ne denli üşütebileceğine şahit oldum. Her donuk baskışın arkasında en yardım istemeyeninin bile samimiyetle uzanacak bir eli beklediğini gördüm. En uzak duran, en kinlenmiş, en sevgiye kapılarına kapatmış bakışlarda bile "bir parça merhamet" çığlığı gördüm.

Hepsi ve nicesi için sonsuz şükür.

26 Nisan 2017 Çarşamba

Anne





Kalbimde tepiniyorlar anne.
Bazen muhafaza etmek için kalbime gizlemek istediğim ama bir türlü beceremediğim çocuklar tepiniyor, onlar tepinirken torunları omuzlarına çıkan dedeler gibi hissediyorum, zaman gelip bir yerlerim ağırsa da gıkım çıkmıyor ve dünyanın en huzurlu insanlarından biri oluveriyorum. Sadece onlar tepinse iyi ama sadece onlar tepinmiyolar, en masum onlar tepiniyorlar. En çok acıtanı sevilen, kıymet verenlerin tepinmesi oluyor. Onların ayakları çocuklar kadar masum olmuyor anne, onların tepinme esnasındaki tekmeleri kıvrandırıyor. Sevilmeyen tepinse "Hadi başka yere, bunu yapmaya hakkın yok" diyip kapı dışarı ediliyor da sevilen yapınca olan o tepinme yutkunmayla birlikte boğazın en gönle nazır yerinde öylece çakılı kalıyor. Eskiler sevilenlerden gelen darbeyi bile nasıl hoş görebilmişler anne? Artık insanlar sevdiklerinin fazla gülümsemesini bile kaldıramıyor. Gerçi kaldıramıyorsa gerçekten sevmiyordur değil mi? Hep mutsuz anda sevilenin yanında olmaktan bahsederler ama mutlu an çok daha ince bir ayırıcı çizgi bence anne, mutlu anımızda gözleri ışıldayarak bakan ve yanımızda şakıyan insanı alıp gönlümüzün en güzel köşesinde itinayla saklamalıyız bence, o gerçekten seviyordur o gerçekten hırslarından arınıp bize bakabiliyordur değil mi? Sen bana mutlu anında zaman gelip insanlardan daha mutlu olarak onlara destek olmamız gerektiğini gösterdin anne, kızın çoğu şeyde olduğu gibi bunda da senin kadar iyi olamadı.

Şimdi 20 lerimde hatırı sayılmaya başlayan kadar ilerlediğim bir yaşımda hâlâ kendimi arıyorum. Karşılaştığım benlerin çoğunda sen varsın anne, kaybettiğim benlerin çoğunu sensiz olmasından kaybediyorum. Dünya evimizin içinde kurduğun o çıkarsız, hesapsız yer değil anne. Dünya kalbime dokunmaya başlıyor, korkuyorum...

İçimden rengarenk balonlar uçuyor bazen, farkındayım duaların rengarenk balonlara dönüyor anne. Sonra kendimi havaya tebessümle bakarken buluyorum, bunun bir sırrı var aslında biliyor musun sen bilmesen de hissedip her baktığımda bana yine mi diyip gülüyorsun. Havalara bakmaktan vazgeçmek istemiyorum anne, havalara bakıp içi şükür dolu tebessümler etmek istiyorum, hepsinde elimi sımsıkı siz tutun istiyorum, hepsinde senin de en büyük istediğin olduğu gibi kalbimde en çok O'nu hissedeyim ve kendimi O'na bırakayım istiyorum. Kalbim kalbinin bir mahallesi kadar olamasa da kalbinden damlamış bir mesken anne ve oranın kapısında bazen hiç senin bizi büyüttüğün sokaklarında görmediğim şeyler görüyorum. Kapım sanırım çok sağlam değil anne, korkuyorum...

Allah yolları öyle güzel açıyor ki anne elhamdulillah genelde şaşırıyorum. Küçükken pek de şaşkın olmayan kızın büyüdükçe bir şaşkına dönmeye başlıyor anne, tüm duygularımın yanına iliştirilmiş bir parça şaşkınlık buluyorum. Nasıl şaşırmayayım ki, gün gelip de şaşırmazsam her türlü duygumun yanında bıkkınlık bulmaktan korkuyorum anne.

Bazen de hiç korkmuyorum. Öyle güzel hatalarımdan ders alarak öğrenmeme izin verdiniz ki kimilerinin koşarak kaçacağı şeye en fazla ne olabilir ki diyerek ilerlerken buluyorum kendimi. Siz bana her zaman ön cebimde taşıyacağım bir yönlendirme kılavuzu olmak yerine ölçüyü İslam'a vurup ordan çıkan sesi dinlemeyi öğrettiniz anne, kızınız zaman gelip sesi duymakta zorlanıyor, dünyanın sesi büyüdükçe yükseliyor mu anne?

17 Nisan 2017 Pazartesi

Keşif



"Allah'ım kalbim" diye bir ses yükseliyor içimden. Allah'ım kalbim kıvranıyor, Allah'ım kalbim benim elimde olmadan hırçınlaşıyor...

Sonra başka bir ses akabinde cevap veriyor: "Hastaya yanlış ilaç verilirse inlemesi geçer mi? Onu taşıyan sensin, demek ki ona doğru bakamıyorsun."

Tahammül gücüyle de sınanırmış insan, son iki üç aydır tahammül gücümle sınanıyorum. Karşımdaki insan birkaç sıkıntılı şeyi üst üste söylese kalbimi bir kıskaç sarmış gibi oluyor ve tak tak cevap verirken buluyorum kendimi. Kendi önüme yine kendim geçiyorum olayın farkına varır varmaz. Yanlış bir şey söylemiyorum genelde aslında ama benim normal bakış açıma göre o an da söylenmesine çok da gerek olmayan ifadeler oluyor söylediğim. Öfke, sahi bu kadar öfkeyi ne ara ve niçin biriktirdim ben içime?

İnsanlar zaman zaman çok insafsız. Size sizde olmayan bazı kötü özellikleri varmış gibi söyleyip ayna vazifesi gördüklerini düşünürken direncinizin olmadığı bir dönemdeyseniz sizin söyledikleri kötü hasletlere bürünmenize vesile olabiliyorlar. Sonra o sizde olduğunu iddia ettikleri kötü özelliği üzerinizde görünce zafer kazanmış komutan edasıyla bir ferahlığa ulaşıp bir de o halde size "zaten hep böyleydin" gibi cümlelerle sağ sol kroşelerde bulunup ortadan kaybolabiliyorlar. Kötü bir şey diyip yaptığınızda kendinize en çok kendiniz kızan biriyseniz o anda çoktan nakavt olmuş oluyorsunuz zaten. Sonra bazen nakavt olan halinize bile bakmaya tenezzül etmiyorlar. Hepsi değil, bir kısmı, bir kısmımız.

Biriktirdiğim öfkelerin başka yerlerden çıktığı bir dönemden geçiyorum. 23'ümde içimin bir yerlerinde bu kadar öfke biriktirmiş olmaktan dolayı ben de hiç memnun değilim. Hep öfkenin bize yakışmadığını söyledim, hep gönlümüzü güzel hissiyatlarla doldurmalıyız dedim, hep öfkeyle bir işe kalkışmak bizi yavaşlatır dedim, hep öfkeyle yaşayan insanlara kendilerini canlı canlı kemiriyolar diye üzüldüm öfke kustukları zaman gelip ben olsam bile. Sonra bir gün geldi ve tam olarak bununla sınanmaya başladım.

Dünyada sürekli keşfediyoruz. Alemi keşfediyoruz, insanları keşfediyoruz, kendimizi keşfediyoruz. Ben de şu sıra öfkeli beni keşfediyorum, zayıflıklarımı, sınırlarımı keşfediyorum; öfke ve zayıflıklarımı yüzüme vurmayı seçenleri ve tüm bunlara rağmen özümü tebessümle bana yansıtıp gönlümü yatıştırmayı tercih edenleri keşfediyorum. Birileri öfkemi körüklerken birileri öfkemin başını öyle güzel ve şifa dualarıyla okşuyor ki bir süredir zor yaş akan gözlerimi nemli, gönlümü naif bir halde buluveriyorum. Mesela biliyorum birileri bu yazıyı benim öfkeli halimle hiç karşılaşmamış olsa bile zaman gelip de bana kızdığında "sen zaten bu ara hep öfkelisin" demek için kullanacakken kimi de bu halin geçmesi için dua edip yaptığım şeyde öfke görse bile yüzüme vurmayıp tebessüm etmek için kullanacak.

Biri öfkeliyse bu onun geçirdiği sıkıntılı süreçten olabileceği gibi bizim ona çok yüklenip içindeki öfke ipinin ucunu elinden kaçırmasına vesile olmamızdan dolayı da olabilir. Belki de bu sıkıntılı süreci vakti zamanında tahammül edebildiği garip, sıkıntılı tavırlarımıza artık tahammülsüz yapmıştır onu ve suçun temeli yine onda değildir. Sevgili beynim, sen kontrolü elden bırakmamaya çalışsan da yine de çok yüklenme kalbime e mi?

İnanıyorum ve biliyorum Allah'ın izniyle her süreç gibi bu da geçecek. İçi biraz buruk olsa da birçok güzel çıkarımla ve hatırayla...

26 Mart 2017 Pazar

Üç Yıl Sonra Aynı Gün

Bugün kafama biriken zehre yazı yazarak bir çizik atmaya niyetlendim ve bilgisayarın başına geçtim. Yazacakken bir arkadaşım mesaj attı, mühim bir mevzudan bahsediyordu telefonu kenara bırakıp yazı yazamazdım. Konuşurken dinlemek için bir şeyler açmak istesem de ruh halim değişmesin ve gerçekten yazmak istediklerimi yazabileyim istediğimden bir şey açmamamın daha iyi olacağını düşündüm. Yine derdim dünyaydı, yine derdim sözlerimizle eylemlerimiz arasındaki mesafeyı karşılayabilecek bir ölçü birimini hâlâ bulamamış olmamızdı. Arkadaşımla konuştukça alemim değişti, bir şeyler yapmalıyız dedi ve ben de artık bir şeyler dinlemeye başlamıştım. Kağıt kalem çıktı, nasheed değişti, planlar değişti, alemim değişti... Velhasıl sonunda kendimi yine blogun başında bir yanım dünyaya küskünken bir yanım heyecanlı buldum. Takip ettiğim birkaç bloga bakıp yazmaktan vazgeçtim. Sonra üç yıl önce bugün bu yazıyı yazdığımı farkettim. Meğerse üç yıl önce bugün de suyumun aynı yerine gelip çırpınmaya başlamışım. Yazamadıklarımı yine kendi yazdıklarımda bulmam ayrı ama anlamlı oldu. Bazen de böyle oluyor işte, bazen de kendimizin sözleri fenerimizin açılmasına vesile oluyor. Madem yazamadın o zaman bunu paylaş Amine dedim.

Evet üç yıldır kalemim, bakış açım, ifade tarzım, hislerimi yaşayışım gibi birçok şey değişti. Başkaları ne düşünür bilmiyorum ama kalemimde de az biraz da olsa yol alabildiğimi farkediyorum. Yani bu yazı teknik anlamda ve bazı içerikler noktasında içime sinmese de bana şunu gösterdi: Ne değişirse değişsin dünya ile olan derdim belki de hiç değişmeyecek. Onu muhtemelen her daim hem ayağıma her an dolanmaya kalkan hem de ayaklarımı en sağlam basıp cenneti kazanmam gereken bir yer olarak göreceğim insAllah. Değişen noktalar var tabii, şu an bu yazıyı okuyunca vakti zamanında daha cürretkarca hissiyatlarımı ifade edebildiğimi de görmüş oldum. Zaten yazabilseydim bugün "Hatırlasana; zamanında biz hissetmekten, yazmaktan, konuşmaktan korkmazdık." diyerek kendime seslenecek ve sende mi büyüyorsun diyecektim. Neyse bugünden değil üç yıl önceden bahsedeceğiz şu an, sizlerle.

25.03.2014
        
    Dünya. Arapça manasına bakarsak 'üzerine basılan yer'.  Ayetlerdeki bahsedilen haline baktığımızdaysa geçici, aldatıcı, oyun ve eğlenceden ibaret, ayaklarımızı sabit tutmakta zorlanacağımız yer. Kelime anlamında olduğu gibi Allah'ın ayaklarımızın altına serdiği, üzerine basıp üzerini çiğneye çiğneye Bakî bir kentin en güzel yerine geçiş vesilesi kılmamız gerekirken başımızın üzerinde taşımaya çalıştığımız ve ne yazık ki buna takatimizin yetmediğini ancak altında kaldığımızda anladığımız yer. Önceki yazılarımın birinde demiştik ya hani 'dünya ki yaşanacak yerlerin en kirlisi'.

      Evet dünya denen şu pislik içinde bıraktığımız yerle tam olarak bir derdim var. Hatta bir dert az kalabilir dünyayla harbi harbi çokça derdim var. İçinde hayran olduğum ve doyamadığım onlarca güzellik olsa da aydınlığının karanlıklarını bastırmaya yetmediği bir sürü kiri, pası, içinde yankılanan çığlık dolu sesleri var. Kalbimde kendisine ve içindekilere karşı olan tüm bağları kesip atamadığımdan gönlümle kendisi arasındaki bağlardan boynuma dolanan birçok ip var. İpleri kesmedikçe rahat soluk alamayacağımı bildiğim halde her seferinde ipi kesmek yerine boğazıma dolanan düğümü çözdüğüm ve bundandır bir süre sonra tekrar boğazıma dolanan ipler var. Ben bu ipleri çözmedikçe, dünyaya ve içindekilere dair dertlenmeye devam ettikçe insanın derdi her neyse en çok o yandan incindiğinden gönlümde dünyanın çizikleriyle dolu bir yan var. Kapatamadığım, her başa sarıp bu kez kapatacağım inşAllah dediğim an daha derin çizikler attığım bir yan... Hepsiyle birlikte mücadele etmeye çalıştığım, önce yaşıma baktığım ve ardından bu yaşta şu dünyayla aramızı bu kadar da içli tutmamalıyız belki de dediğim bir "boşversene sende akımı" var.        

     Kopan şeyler çoğu zaman birleşmiyor ve bu dünyanın faniliğini direkt yüzüme çarpıyor. Kırılanlar bir araya geldiğinde hep ince bir çizgi kalıyor naparsak yapalım geçmeyen, tamamen kaybetsek bile bir gün aynı yerden tekrar kırıldığında ortaya tekrar çıkan çizgiler. Dağılanlar tekrar biraya geldiğinde hep göze batan bir şeyler oluyor. Böyle binlerin arasına koysak onun dağılmış olduğunu anlayacağımız ama nerden anladığımızı kelimelere döküp de anlatamayacağımız türden şeyler. ' Şey ' işte, bulamayınca tak diye yapıştırıp kendimizi kurtardığımız makbul kelime. Anladınız siz. 

      Belki de kırılanlardan, dağılanlardan, parça parça olanlardan hep bir iz kalmalıydı şu dünyada bize 'fanidir' alarmı verecek. Belki de kırılanlar, parçalananlar böylesine iz bırakmasaydı eğer kalbimiz en yanık tonuyla 'Ya Bakî Ya Bakî' diye bağıramayacak ve biz henüz görmediğimiz Bakî bir yeri böylesine özleyemeyecektik. Kim bilir belki de şu dünyada bozulanlar tamir olsa, incinen kalbimiz ve incittiğimiz kalpler tek bir dokunuşla düzelse bizler kalbimizi buraya sıkı sıkı bağlayacak ve dünyaya böylesine bağlanmış ahireti düşlemeyen bir kavim olup çıktığımızdan helak olup gidecektik. O zaman kırıkları, dağılanları dahi bize merhametinden veren Rabbe sonsuz şükretmeli ancak kırıkları, acıları istemeden tüm kırıklara tüm dağılanlara tüm çiziklere şifa niyetine sonsuz şükür demeli..

       Ama hayır dünyayı ve içindekileri hatta kendimi bu gece de anlamayacağım. Çıkardığım hiçbir hisse dünyanın ve içindekilerin anatomisini şudur diye çıkarmayacak bana. Çıkardığım hiçbir hisse her şey bu kadar ayanken nasıl zaman gelip de kendimizi böylesine körleştirebildiğimizi bana net olarak anlatamayacak. Hiçbir hisse  ''..... boş temenniler sizi aldattı; nihayet Allah' ın emri (ölüm) geldi; o çok aldatıcı (şeytan) da sizi Allah hakkında aldattı. ''  ayetinin gönlüme düşürdüğü korkuya tam olarak derman olamayacak. Dua edelim, ümit edelim ve güzel insan Muhsin Yazıcıoğlu'nun  vefatının yıldönümü olan şu günde rahmetle anıp Fatiha-ı Şerifesini gönderip onun bir sözüyle bitirelim: 

'' Hayat böyledir dostum! Geçer beklemekle.. Ümitlerin bittiği yerde abdest al ve sabahı bekle..'' 


Affa, kurtuluşa, huzura, Nur'lu günlere dair ümitlerimizin Bakî olması duasıyla.

        

        

7 Mart 2017 Salı

Yanılıyorsunuz



Yanılıyorsunuz, o yorgan yakılmadan da temizlenebilir. Hep yakıyorsunuz; yakmayın, yapın.

Yanılıyorsunuz, o kasise 180'le değil de yavaşça gelirsek Allah'ın izniyle kaza yapmayız. Hep vazgeçiyorsunuz, vazgeçmeyin.

Yanılıyorsunuz, istemediğinizi sandıklarınızın yarısı içinizde yeşerecek toprak bulamadığından böylesine cılız kalıyor. Hep istemiyorsunuz, isteyin.

Yanılıyorsunuz, yel değirmenleriyle savaşan o bey abi aslında kılıcı kendisine çekmiştir. Hep savaşıyorsunuz, sulh edin.

Yanılıyorsunuz, bağımlılığınızın kılıfı güçsüzlük ve çaresizlik değil. Hep korkuyorsunuz, korkmayın.

Yanılıyorsunuz, arabalar değildir mesafeleri hunharca tüketen; arabalardan keskin fren izleri bırakan cümleler vardır. Hep ani fren yapıyorsunuz, yapmayın.

Yanılıyorsunuz, ayağınızın altındaki tabure kaymasın diye uğraşırken açık bıraktığınız gazı unutuyorsunuz. Hep boyundaki ipi çözmenin kurtuluş için çözüm olduğunu inkar ediyorsunuz, etmeyin.

Yanılıyorsunuz, zırhını bürünüp aradaki ipleri koparmaya gelen ipleri koparıp da gelmiştir aslında. Hep zırh arıyorsunuz, aramayın.

Yanılıyorsunuz, bir olabilmemiz için en az iki olmamız gerekiyor. Hep yanlış hesap yapıyorsunuz, yapmayın.

Yanılıyorsunuz, çocuklar susunca değil gönülleri okşanınca uyur. Hep susuyorsunuz, susmayın.

Yanılıyorsunuz, kuşlar uçaklardan nefret etmezler; kuşlar gökyüzüne metal yığınlarından daha çok yakıştıklarını çok iyi bilirler. Hep unutuyorsunuz, unutmayın.

Yanılıyorsunuz, içimize gizlenen o fitil kabul olacağına inanarak yapılan duayla ateşlenirse gözlerden çıkan ışıltıyla alem aydınlanabilir. Hep imkansız diye bir şey var sanıyorsunuz, sanmayın.

Yanılıyorsunuz, zaman çiviyle duvara asılan ve sabitlenen bir süreç değildir. Hep her şey öylece duracak sanıyorsunuz, sanmayın.

Yanılıyorum, yanılgılar duvara çarpıldığında farkedilen hakikatlerdir. Hep unutuyorum, unutmamalıyım.

18 Şubat 2017 Cumartesi

Kapılar ve Şifreler






''Sizin yaratılmanızda ve canlıların yeryüzünde yayılmasında, kesin olarak inanan kimseler için ibretler vardır. '' Casiye Suresi 4


Düşünmez misiniz, akletmez misiniz diyor Allah birçok yerde. Şuna tüm kalbimle inanıyorum; Mevla aslında önünde durduğumuz her kapının anahtarını aleme gizliyor, bulalım istiyor, bulalım ve O'na sımsıkı sarılıp kapıyı açıp şükürle girelim istiyor. Dağlar diyor, kuşlar diyor, yer ve gökle sınırlı kalmıyor sadece yerin altına da göğün üzerine de tefekkür edebileceğimiz şifreler gizliyor. Şöyle bakarsak çok heyecanlı değil mi aslında? 

Başına bir musibet geliyor ve bakıyorsun ki anahtarların yetmiyor bu musibeti aşacak kapıyı açmaya. Acizliğini, kulluğunu iliklerinde hissediyorsun.. Sonra ''ben ne yaptım da başıma bu geldi'' demek yerine tek tek alemi okumaya başlıyorsun. Öyle sokakta gezerken kafasından bin bir düşünce geçen insanın ağaçlara, gökyüzüne baktığı gibi değil ama. Tiryakını arayan hasta gibi, ateş etrafını sarmışken suya uzanan biri gibi... Aleme ayetlerini, ayetlerine alemi gizleyen Mevla'ya hayran ola ola arıyorsun anahtarı, her aşaman hayranlığını biraz daha arttırıyor. Anahtar ne zaman önüne çıkacak bilmiyorsun, üstelik gerçek manada aramaya başladıysan şahit olduğun mucizelerin güzelliğinden anahtarı da düşünmemeye başlıyorsun. Sonra bir gün, bir an bir ''tık'' diye bir sesi geliyor. En beklemediğin anda bir bakıyorsun çoktan kapıdan içeri girmişsin. Birçok insan şu aşamalarda hissedilenleri hissedebilmek, onun heyecanını yaşayabilmek için saatlerce oyun oynuyor. Öyle ki bunda sanalda oynadıkları oyunda olduğu gibi kapıyı açınca bitmiyor, o kapıyı açıyorsun ve bu sefer hiç beklemeden yeni kapıya doğru bir yolculuk başlıyor. Dünya yaşamasını bilene pek heyecanlı bir yolculuk aslında.



Tırtılın kozasını örüp kelebek olmasını hepimiz biliriz. Bu kadar değildir sadece, tırtıl larva döneminden tırtıl olana kadar da aşamalardan geçer. Tırtılın kozayı örmeye başlaması da öyle kolay değildir yani. Biraz incelediğimde döneminin biri için "bu dönemde solar, soluklaşır, buruşur" ifadelerini okudum ve tebessüm ettim. Ne kadar da insan gibi değil mi?  Bunun ardından tekrar yemeye başlar, tekrar hareketlenir, tekrar şişer ve sonra yine aynısı gibi durur, soluklaşır. Bu da tam olarak insan gibi aslında, bizim de hiçbir halimiz sonsuza kadar aynı değil sonuçta. Dönemleri meşakkatleriyle atlatan ve tırtıl olan mucizevi canlı yine yoruldum durayım demez. Kendi kendini sarmaya başlar. Kendini kozasına sıkıştırmaya başlayan tırtılın dünyanın en kıymetli kumaşının ham maddesini üretiyor olması da "hiç akletmez misiniz?" uyarısının içindeki akletmediklerimize girmez mi? Hadi düşünelim biraz. 

İpek böcekleri o kadar evreden geçip kendini sarma pahasına dünyanın en kıymetli ipliğinin üretilmesine vesile olurken kelebek olup da içinden çıkarken ipeğe zarar vermesin diye genellikle koza bittiğinde kaynatılarak öldürülüyormuş. Bunu okuyunca da derin bir iç çektim, gözlerim doldu. Sonra düşündüm, tırtılın ona ilham edilene uyup da görevini yerine getirmişken öldürülmesi ondan bir şey eksiltir mi? Hatta bu tırtılları kelebek olup uçmaktan daha mutlu ediyor bile olabilir. İnceden sızlayan yüreğime bunu bassam da muhtemelen artık elimi her ipeğe sürdüğümde içimin bir yanı yine inceden sızlamaya başlayacak. Düşünmek her zaman aynı etkiyi yapmıyor demek ki, bazen de içli bir eylem olabiliyor. :)


En sıkıştığımız, ''Bir mağaraya kaçıp günlerce orada öylece durarak yaşamak istiyorum'' dediğimiz anlarda çevremizi ipek vari hayırlarla, güzelliklerle sarmalarsak Allah'in izniyle günü gelince kelebek olup uçuveririz belki de kim bilir, ne dersiniz? 


Kalemimin dönmeye pek müsait olmadığı bir gece olsa da yine de vazgeçmeyip döndüğünce bir şeyler yazmak istedim. Akledenlerden olmamız duasıyla. :)

2 Şubat 2017 Perşembe

Dünya




Birisi bir gün kendi bahçesinin çiçeklerini bilmeyip daha onlardan birinin kokusunu diğerinden ayıramazken karşı kıyının fabrikalarının bacalarından çıkan dumanın peşinden gitmiş. Sandalla karşı kıyıya geçerken ardından tüm çiçekler adına fısıldamış menekşe: "Burada menekşeyle gülün kokusunu bile ayıramazken bir gün orada dumanlar seni boğupta genzinde katran biriktiğinde aslında tüm menekşelerin bile aynı kokmadığını anlayacaksın."

Dünya değil mi dönüyor işte. Çakılı kalamıyor içinden sonsuza dek çıkmak istemeyeceğimiz bir anın orta yerinde. Biz öylece kalması için her şeyi durdursak bile bu sefer de eskiyor durdurduklarımız, yaş almanın izleri düşüyor benzimize. Dünya dönüyor, döndükçe bir yandan da "Bak dikkat et yalnızca an senin." diyor. Dönmelerden sonra andan bir diğer ana geçerken bazen şenlik geliyor bazen hüzün, bazen bir müjde karşılıyor bizi bazen de rüyada görsek kabus diyeceğimiz bir sürpriz. Ama o da dönüyor, acı da bâki değil sonuçta. Allah muhafaza cehenneme gitsek bile ihtimal var felah bulmak için. Her şey böylesine dönerken ve geçerken O'nun adıyla dokunduklarımız mucizevi bir şekilde "sonsuz" oluveriyor. Dünya dönüyor ama ardında bıraktığı her şey de bir yerlerde birikiyor.

Bazen de şerlerin defolması için dünyanın dönmesi gerekiyor. Kendini asmak için ipi hazırlamış kadın dünyanın dönmesiyle geçen birkaç saniyenin ardından uyanan bebeğinin ağlama sesini işitip ipi kesip koşup bebeğine sarılabiliyor mesela. Veyahut da her yola çıktığında yağmur yağsa da ıslanmaya aldırmadan dua etmektep vazgeçmeyen biri dünyanın dönmesinin ardından aynı yollardan dualarının kabul olmasıyla açmış Güneş için şükrederek geçebiliyor. Dünya dönüyor, bizim için nizamla kurulmuş dünyanın dönüşünün bize kasıt olduğunu düşünmek nankörlük olmaz mı? Dünya dönüyor evet hem de biz daha sağlam durabilelim diye.

Bir hastane odasının kapısında dua dua beklerken insan, dünya on kat hızla dönmeye başlayacakmış deseler derin bir "oh" çekerdi muhtemelen. Dönüp de hasret olduklarına yeni kavuşmuş birine aynısını deseler "Durun ya hu, bir nefes alalım." der. İkisi de aynı dünya içinde, ikisini de kayırmadan emredilen hızda dönüyor dünya.

Dünya demişken küçüklüğümden beri kalabalıklar arasında dolaşırken aynı dünya hatta aynı metrekare içinde her insanın ayrı bir dünyası olmasına ve bu dünyaların birbirine bu kadar yakın geçmesine rağmen birbirlerini öyle usulca sıyırabilmesine şaşkın şaşkın bakarım. Herkes eteklerini toplar gibi dünyasını birbirine dokundurmadan geçmeye çalışır genelde. Ama şöyle de bir şey var ki yanından geçerken tanımadan tebessüm ettiğimiz birinin dünyasında o vakit bir yıldız kayar ve onu görürse o da tebessüm eder.

Birbirimizin düşmanı olmadığımızı hatırlamamız gerek. "Hatır" için neler yapılabileceğini bir kez daha düşünmemiz gerek. Kendine güvenmez, kendini öncelemezsen ezilir gidersin diye haykıran çağda ilk imtihanın "kibir" yüzünden kaybedildiğini unutmamamız gerek. Ne zaman birine karşı sonu gelmeyecek sandığımız kızgınlıklar hissedecek olsak "olüm" dememiz gerek. Her türlü şerli hissiyatın ardından içimize biraz daha fazla "ölüm" basmamız gerek. Birisi biraz fazla koyu renk giyse içinin de rengi solmuş sanılan şu çağda mühim olan asıl rengin gönlümüzün rengi olduğunu birbirimize hatırlatmamız gerek. Kalbimizin beyazına kara düşmesini elbisemize leke düşmesinden daha fazla önemsememizin bile bir direniş olduğunu bilmemiz gerek. Kalbimizin kinle çarçur edilmeyecek kadar güzel hissiyatlarla dolabilecegini farketmemiz ve onlarla dolması için gerekirse dua dua el açmamız gerek.

Hanımefendi yazının girişi ayrı bir hava gelişmesi daha ayrı bir hava sonucuysa hepsinden ayrı diyebilirsiniz, diyin de hatta. Belki ömrümüzdeki birçok şeyde olduğu gibi bunda da hepsini birbirine bağlayan bir ip vardır da ipin ucunu biz bulamamışızdır kim bilir.

16 Ocak 2017 Pazartesi

Çöl ve İstasyon



      Hiç çölde yalnız kalmadım, aslına bakarsanız hiç çöl görmedim. Ama saatlerdir gözümü kapattığımda bir çölün orta yerinde zifiri karanlıkta yıldızlar hiç görmediğim kadar büyük ve parlakken kumların üzerine bağdaş kurup oturmuşum gibi oluyor. Ilıktan öte soğuğa doğru kayarak rüzgar esiyor, gündüzden kalma sıcaklığı henüz tam geçmemiş olan kumların üzerine dünyaya yeni gönderilmişçesine uzanıyorum, uyumuyorum geçirdiğim her anda sonsuzluğu ve sessizliği iliklerimde hissede hissede susuyorum. Biliyorum bu sessizlikte susmak şifadır, bu sessizlikte susmak alemden işitmemiz için yakılanan seslerin bize ayan olmasıdır.
                           ~~~~~~~
   
        Bir kız çıkıyor, oturduğum bankın kenarına değil de yıllardır gelip geçenlerle oturmanın aşinalığıyla direkt yanıbaşıma oturuyor. Oturur oturmaz hayretle konuşmaya başlıyor:

 -Buradan yıllardır trenler geçer, ben yıllardır trenlerle kavuşup trenlerle parçalananları izlerim. Kimisi beklediği tren sesini çeyizinin işlemesine katık yapar kimisi aklından silemediği bir tren sesini her gün yeniden ölüşüne. Her istasyon sancılıdır elbet ama bu istasyon bi farklı. Mesela bu istasyonda valizini alıp normal bir şekilde trene yerleşip kulaklığını takıp hiçbir şey olmamış gibi seyahat eden insanlar bulamazsın. Buradan yolcu gönderenler ya da karşılayanlar bir dakika sonra bir şey olmamışa dönemezler. Sevincin de hüznün de özünü bu istasyonda görürsün. Buradaki duygular birbirinin karşısında gibidir ama birbirinin zıttı değildir, vuslatla hicran omuz omuzadır. Girişte görmüşsündür zaten hissiyatları küf tutanlar giremez buraya, buradan kalkan trenler öyle her yer gitmez ve gelenler her yerden gelmez.

      İçimdeki büyük sessizlikten sonra kızın söyledikleri çokça uzun gelmiş olacak ki duraklıyorum. Yüzüne bakıyorum, bahsettiklerinin hepsinden berî gibi. Sanki esen hiçbir rüzgar ona vurmamış, sanki hiçbir yağmur onu ıslatmamış.

       Kızdan kafamı tekrar çevirip ileri bakıyorum. Söylediklerini düşünüyor muyum bilmiyorum, saatlerdir gözümü ayırmadığım yolcusunu bekleyen birini kaybetmek istemiyorum, bu kez de sola doğru yürüyor onu izliyorum. Yanımdakini susturmuyor bu hamlem, devam ediyor:

--Sen yolcu musun yoksa bekleyen mi daha bunu bilmiyor gibisin. Yanında bir valiz var ama bunda daha çok gelecek yolcunun yokluğunda biriktirdiklerini onun için saklamış gibisin. Bir azığın var ama sanki sen değil de gelen yolcu yesin diye. Sanki en kıymetli parçanı gönderiyormuşçasına benzi atık yüzünde yalnız kavuşmalardan önce gördüğüm tebessüm var. Trenler geldiğinde kıpırdamıyorsun bile, inip sevdiklerine kavuşan yolculardan birine takılıyor gözün ve dudakların oynuyor. Senin olmayan hikayelere dualar ediyorsun bu istasyonda. Senin hikayen ne? Başladı mı yoksa bu istasyon hikayenin sonu mu?

     Yutkunuyorum, derin bir soluk alıp gözümü kapatıyorum. İşte yine çöl, yine yıldızlar yine o rüzgar. Hayır hayır üzülmüyorum tebessüm ediyorum. Derin derin nefes alıp veriyorum, tren kokusunun genzimde bıraktığı o acımtraklık azalıyor her soluğumda. Tebessüm ediyorum, her solukta tebessümüm daha belirginleşiyor. Çöllere efendimizin ayakları değdiğinden mi havası hayalen bile olsa böyle şifa vesilesi olabiliyor? Sanki gözümü kapatıp da kendimi çölün ortasında bulduğumda melekler ardımdan şifalı dualar ediyor. Bunları düşürnürken en son içimdeki tüm isi dışarı vururcasına verdiğim solukla açıyorum gözümü, kapattığım ana göre daha aydınlık daha ferah etraf.

      Kız hâlâ yanımda, hafifçe öne doğru eğilmiş gözünü kırpmadan yüzüme bakıyor. Tüm cevapları içine doldurmuşçasına tebessüm ediyorum kıza, bu istasyonda kavuşmalarda bile göremeyeceği kadar içi huzur dolu tebessüm ediyorum. Kızı tebessümüme karşı ettiği hayret ve yüzünde farkında olmadan oluşan tebessümüyle bırakıp başımı ileriye çeviriyorum yine.

    Saatlerdir takip ettiğim bir sağa bir sola giderek bekleyen adam trenden inen kalabalıklar arasından gönlüne değene koşuyor, onun ötekilere hiç benzemeyen adımlarıyla birlikte bir kez daha umduğuma kavuşmanın şükrüyle dudaklarım oynamaya başlıyor:

"Kupkuru çiçeğin suya kanıp da yeşermesi gibi müjdesine erişince yeşeren yüreklerini Sen susuz bırakma Allah'ım. Sen..."

8 Ocak 2017 Pazar

Gül Dalı


Bazı dönemler farketmeden ellerimiz kendi boğazımıza yapışık yaşıyoruz farkında mısınız? Bu yolda istesek de ayrılamadığımız tek yoldaşımız kendimizken en çok ondan uzaklarda duruyoruz.

Kendinize zaman verin; susmak istiyorsa sussun, öylece durmak istiyorsa dursun, ağlamak istiyorsa ağlasın. İsyana varmadığı ve sitemi haşa takdir edene olmadığı sürece bırakın ağlarken bağırmak istiyorsa bağırsın hatta. Ama sonunda muhakkak O'nunla sakinleştirin onu, başınızı O'nun adıyla okşayın; O'nun O'na sığınan kimseyi yarı yolda bırakmayacağını ve bu dünyanın bir anmış gibi geçip gideceğini sonunda tüm hüzünlerin Allah'ın izniyle geride kalacağını fısıldayın kulağına. Sonunda bir ayetin serinliğinde gölgelenirken bulsun kendini.

Evet evet deli mi derler demeden, çekinmeden kendinizle ilgilenin. Kendinizi bam tellerinizle ve yaşlarınızla en çok kendiniz kabullenin, kendi omzunuzu kendinizden esirgemeyin, gerekirse kendinizle dertleşin. Hz. Ebubekir vari dostluk sadece başkasına mı yapılır? İçli içli ağladığınız günlerde kendinize hakiki bir dostluk yapabilirseniz gözlerinizin ışıldadığı günlerde çok daha huzurlu olacaksınız Allah'ın izniyle. Bir bakacaksınız siz kendinizi zorlamadığınız halde içinize inşirah yayılmış, yüzünüzde ne yaşıyorsanız O'nun takdir ettiğini ve size ait olduğunu bilmenin huzuru belirmiş bir vaziyette tebessüm edip şükrediyorsunuz. Sonra bir gün bir bakmışsınız içiniz sızılı geçtiğiniz yolları yüzünüzdeki tebessüm aydınlatıyor.


:)
Evet çok benim dilimde bir yazı değil, daha bir "biz" diline dönüyor kalemim ama bu sefer de böyle olsun bakalım.:)


Ne de güzel demişler:

"Esip savruldum, aktım duruldum, ummanlar oldum sonunda,
Toprağa düştüm, mevsimler açtım, gül dalı oldum sonunda."


Gül dalı olacağız Allah'ın izniyle, yeter ki yavrusuyla ilgilenir gibi çiçekleriyle ilgilenen bahçıvan misali kendimizle ilgilenelim. O'nun için, dünyadaki minikler için, cennet için... :)