30 Aralık 2016 Cuma

Kış Güncesi




Bu yılki karın şu son yağdırılan kısmını izninizle üzerime alınabilir miyim? Hayır şımarıklık değil bence, sonuçta biricikiğim. Evet tıpkı senin gibi, tıpkı onun gibi, tıpkı tek tek hepimiz gibi biriciğim ben de.

İnanırım, Mevla tek kulunun inşirahı için meleklerini seferber edebilir.
İnanırım, tek miniğin gözyaşıyla tüm dünyanın büyüklerine o miniğin gözyaşını sildirebilir.
İnanırım, zor yoktur O'na.

Son günlerdeki tahammül gücümü temsil etmek gerekirse balona iğne yaklaştırılması gibi. Her şey bir çeşit iğne ve ben de hepsine karşı her an patlayabilecek bir çeşit balonum. İddiamızdan vuruluyoruz azizim, sen ki çıkıp bir konferansın orta yerinde "Kolay kolay bir şeylerden ümit kesmem" diyip tevekkül noktasında içinde hafif çaplı bir tatminkarlık hissedersen "tak" diye vuruluverirsin. İddialı cümleler ederken fark etmesek de gözümüzden bir şeyler çıkar ve gün gelip devran dönünce yine gelip bizi bulur. Evet evet seni de bulabilir.

Hayal kuralım, hayallerimizi çoğaltalım, hayallerimiz için koşalım ama hayallerimizi şifremiz yapmayalım. Hayallerimizi şifremiz yaparsak çözülmememiz gereken bir yerde iki üç hamleyle içimizde epeyce yol katedebilirler.

Arabanın tekerleri kontrol edilmeden uzun yola çıkılmaz. Ben böyle gördüm babamdan, benzinliğe girilip o tekerlere tek tek bakılıp "bismillah" denir. Havası inmiş tekerle yola çıkarsan aniden tekerin çatlayıp savrulabilirsin, suç ne tekerdedir ne yolda suç yola çıkarken tekerine tekmeyle de olsa bakmayanındır. Araba hareket ederken kontrol edilmiş tekerin aniden patlaması ayrı, o da nasiptendir.

Sincap çok tebessümlü bir hayvan değil mi? Yolda fare görse çığlık atanlar sincap görse "Ayy canııım" diyip sevimliliğine dair onlarca cümle kurabilir. Fare ne der bu işe? Farenin gönlü sincabınkinden daha mı çeliktendir?

Geçenlerde lehime olan bir norma uymam gerekti, çok komikti ama gülemedim. Üzerime iki beden büyük gelen normlara uymam gerektiğinde kendimi babasının kıyafetiyle gezmeye çalışan küçük kız gibi düşünüp gülesim gelir. Bu sefer ayaklarıma dolanmasın diye büyük yerlerini kesmiştim oysa, yine de komik bir şekilde ayağıma dolandı ve yine yuvarlandım.

Ejderhalı çerçevenin içine dünyanın en masum canlısının fotoğrafını koymuşlar. Çerçeveye de ses cihazı takmışlar durup durup "yaklaşma yakarım" diyormuş. Çerçevenin içindeki ise hiç konuşmadan "ben merhametim, ben vicdanın en yumuşak yeriyim" diye haykırırken çerçeve mi dinlenir sizce yoksa içindeki mi? Sevgili ejderha üzgünüm ama ateş saçmaya kalksan ağzından nur çıkacak, kendini ele verdin. Bu arada ateşini bırakıp kalbine dön ejderha, aradığın orada ben gördüm.

Bu yılki karın son kısmını izninizle üzerime alınmak istemiştim başta. Çünkü bu yılki gönderilen her tanesiyle azalan tahammül gücümün başını melekler okşadı. Bu yıl gönderilen her kar tanesinde içimin koşturan yanları en sıcağından bir soba kenarına minder atıp sakince sohbet etmeye başladı. Bu yılki gönderilen her kar tanesinde melekler kulağıma sanki bir sır fısıldadı ve tüm telaşım yerini sekinet dolu bir tebessüme bıraktı. Evet soğuktaki kardeşlerimiz var ama fark etmediniz mi gönderilen her kar tanesiyle ayaz da azaldı. Bu yıl gönderilecek bu kara, karmakaraşık etmeyi becerdiğimiz dünyaya meleklerin sükûn yayılmasına vesile olmasına cümleten çokça ihtiyacımız vardı.

Bir güzel insanla hayranlıkla karın gönderilişini izlerken bana: ''Baksana, her şey yolunda dermiş gibi yağmıyor mu?'' dedi. Tam olarak buydu, dünyanın tüm karmaşasına rağmen ''her şey yolunda''ydı elhamdulillah. :)

Yine bir gün içime Gökhan Özcan abinin meczubu kaçmış. Kalbimin ve beynimin kontrol merkezlerine "kontrol dediğin öyle olmaz evladım, kontrol etseniz yörüngeden çıkılmazdı." demiş de kontrolü kendi eline almış gibi.

Mutsuz muyuz? Hayır. Yalnızca bazen içimizin tuzu şekerinden birkaç tutam fazla kaçıyor gibi. Dünyadır olur, cennete gidince olmayacak Allah'ın izniyle.

17 Kasım 2016 Perşembe

Ankara ve Uzaklar

               


      Bazı vakitler insan ne yana dönse farketmeden kendini aynı şeyi gönlünden geçirirken buluyor. Benim de uzun zamandır ne yanıma dönsem rastladığım bir istek var: Sırtıma küçük bir çanta alıp Yunus vari dergah gezip yolda gördüğüm herkese karşı sükût orucu tutup yalnız "Ne ararsan onu bulursun" diye diye yürüme isteği. At sırtında da değil bayağa bayağa yürüye yürüye, ayaklarımın altında toplayan su adımlarıma şahitlik etsin diye dua ede ede yürüme isteği.

Haydi diyorum açılsa yollar, alsan çantanı. Cümle oradan sonra o kadar kolay devam edemiyor, bir duruyorum genelde de yutkunuyorum. Annem diyorum, o kızının yolunun sonunun Hakk'a çıktığına emin olursa O'na emanet edip bir şekilde razı olur diye düşünüp "alsan çantanı"dan tekrar bir heyecanla devam etmeye çalışıyorum cümleye. Sonra ardı sıra şu şehirde yalnız O'nun için tanıştığımız kardeşlerimle bu şehirde başlayıp sonsuza varması duasında olduğumuz hayallerimiz, dualarımız geliyor gözümün önüne. "Karınca" diye mırıldarken buluyorum kendimi sonra "Ümmetin gençleri" diye ardı sıra bir ses geliyor. "Birlik" diye bir ses işitiyorum sonra ardından "çocuklar". Peş peşe olmaz sanarken Allah'ın inayetiyle oluveren hayırlı işler geçiyor gözümün önünden, gözüm nemlenerek tebessüm ederken buluyorum kendimi.

Yalnız hayır ve güzelliğe dair değil bu şehirdeki izlerim: Hatalarım, düşüşlerim, incinmelerim, gençliğimin ilk yıllarında Amine olmayı öğrenmeye çalışırken kul olmaya yolundaki imtihanlarım. Aşabildiklerim, tökezlediklerim... Kurduğum hayallerden ansızın gelen bir müjdeyle içine düşürüldüklerim, geri Allah'a teslim ettiklerim. En sevdiklerimin, en yakınlarımın O'na karşı teslim olmaya çalışıp tek "ah" etmeden sağlıklarıyla imtihan oluşlarıyla imtihan oluşlarım. Sonra en masum hallerim, en tatlı çocuklukla gençlik arası heyecanlarım. Zaman gelip alışveriş yaptığım dükkanlarda zaman gelip sokaklarda zaman gelip programlarda tanıştığım birçok güzel insan.  Başını okşadığım kediler, dua istediğim kuşlar, fırsat bulduğumuz aralarda sohbet ettiğim diğer hayvanlar... Velhasıl Hz. Amine'nin Amine olduğu yaşta biriktirdiklerim, hepsi bu şehirde.

Bu şehirden gitmek istediğim her an bu şehirden çokça ötelerde yaşıyormuş gibi hissettiğim ruhumu buralara sımsıkı bağlayan bir şeyler olduğunu farkediyorum. Her seferinde yeniden farkında olmadan bu şehirde kök salacakmışcasına güzel insan, dua ve umut biriktirdiğimi farkedip şükrediyorum.

Mekke'den hüzünle çıkardığı peygamberini fetihle müjdeleyerek tekrar kutlu şehre sokan O. Köle olarak girdirdiği memlekete peygamberini sultan yapan O. Çölün ortasında yavrucağıyla yapayalnızken yalnız Rabbine teslim olup bunun O'nun emri olduğunu duyduğu andan itibaren "Öyleyse Allah bizi zayi etmez" diyen Hz Hacer'in hüzünle ama tam teslimiyetle girdiği şehri şenlendirip müminlere asırlardır akın akın orayı ziyaret ettiren O. Çünkü O "Fettah", çünkü biz yalnızca kapıları çalan. Çünkü biz her an hakikatlice teslim olup olmamasıyla imtihan olan.

Muhtemelen tüm ömrümü bu şehirde geçirmeyeceğim ama bir gün uzaklara gidersem gittiğim yerdekilere denilenin aksine bu şehrin kesinlikle kara olmadığını anlatacağım. Evet kasveti var, evet tedirginliği var, evet inşirah için kaçabileceğiniz çok mekanı yok kabul ama şehri anlamlı yapanın gönlünüzün değdiği insanların güzelliği olduğunu en iyi farkedebileceğiniz şehirlerden biri diyeceğim.

İlerisi ne olur bilinmeyen ama an itibariyle hâlâ içinden çıkılamamış olan bir Ankara gecesinden şükürle, hayatıma giren herkese teşekkürle ve duayla.

“Rabbim! Gireceğim yere doğruluk ve esenlik içinde girmemi sağla. Çıkacağım yerden de beni doğruluk ve esenlik içinde çıkar. Katından bana yardımcı bir kuvvet ver.”  İsra Suresi / 80

"Ey Rabbimiz, unutur veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme! Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği işleri de yükleme, bizi affet, bizi bağışla, bize acı, sen bizim Mevlamızsın. Kafirlere karşı bize yardım et!" Bakara Suresi / 286

13 Ekim 2016 Perşembe

Neden Grip?




       Kırgınsın biliyorum, biliyorum inceldin, biliyorum koca bir boşluğu yutmuş gibisin, biliyorum herkes bilmediğin bir dili konuşuyormuş gibi bakıyorsun çevrene ama neden grip? Biliyorum için zaman zaman cereyan yapıyormuş gibi oluyor, üşüyüp bir yorganın altında öylece durmak istiyorsun ama neden sonu hep grip? Biliyorum kucağına alıp gizleyemediğin her çocuğa aklının bir kısmı dağılıyor, biliyorum yalnız onların içlerine gizlenmek ve orada öylece kalmak istiyorsun ama neden grip? Biliyorum tüm hücrelerin kılıçlarını yere atmış gibi, farkındayım kendini savunmak için savaşı geçtim kolunu kaldıracak halin yok. Evet farkındayım biri karşına öldürmeye gelse sadece "Biraz acısız ve sessiz olsun olur mu?" diyeceksin ama neden sonu bol ateşlenmeli geceler? Biliyorum aynada ve duada yüzünün kızarmaması için bunların hepsine razısın, biliyorum aynada kendine "Olsun be şükür gönlümüz rahat, her şey bir gün geçer elbet" diyip duada ellerini açtığında gönül rahatlığıyla "Sana ayandır Mevla'm, sana teslim ettim." demek seni böylesine sakin tutabiliyor şükür ki ama neden sonu grip? Biliyorum şükür ki kötü değilsin, biliyorum güzel işlerin kokusu burnuna geldi mi canlanıp koşabilirsin ama biraz için ezilse ardından neden grip? Hayır hayır gripten şikayetçi olduğumdan sormuyorum, şaşkınlığımdan. Mandalina, mandalina alır mısın iyi gelir?

       Sebeplerini sıralayıp içimin üzerine gidiyorum yine de gıkını çıkarmıyor. "Pardon da daha ne olsun, bunlardan sonra sana en zarar vermeyip en kendimizi bırakabileceğimiz yol hangisi acaba?" diyemiyor. Sıcak bir şeyler akıyor usul usul, ondan anlıyorum konuşmaya henüz takati yok. O vakit susalım, o vakit bol dua edelim, o vakit tekrar gözlerimizin ışıldayacağı güne kadar usul usul başını okşayıp umut dolu masallar anlatalım. Dünya bu, olur öyle şeyler. Şükür ki her zerremizi gören ve sımsıkı tutan "Emin"e emanetiz, herbir şey geçer elbet.

5 Ekim 2016 Çarşamba

Bir Kalemlik İç Fotoğrafı





       İçimdeki bu düğümün adı ne? Neden parmağımı dokundurduğumda bile bu kadar acıyor? Zaman zaman iştahımla nasıl bu kadar ani bağlantı kurabiliyor? Geçecek mi yoksa yerini çok beğenmiş de hep kalmaya mı niyetliymiş? Onu bir şeyle birlikte yutmuş olabilir miyim? Başkalarının içimdekiyle aynı mıymış? Nasıl ki acı tarif edilemeyeceğinden birinin acısı diğerinin aynı mı anlayamıyoruz düğümler de öyle anlayamıyoruz işte, ondandır soruyorum aynı mıymış? Sorular, sorular, sorular... Bitmek tükenmek bilmeyen, cevaplarının hepsi farklı gibi görünüp aynı olan sorular.

      Gökhan Özcan abi olsa belki de " 'Benzemek gönlün kilidini açmaz' dedi meczub 'Dışınla birlikte içi de sen olmayan birinin yüzü sen olsa aynı olmuş olur musunuz?' " derdi. Gökhan Özcan abinin meczubu benim içine giremediğim düğümün içinde dört dönmüş gibi. Gökhan Özcan abinin meczubu kaybolunan çöllerde bir yandan kaybolanın içine ayna tutup bir yandan su uzatan o güzel insan gibi.

     "Zorlamakla olmaz, zorlarsan kırarsın." bu ara her konuşmaya kalktığımda sitelerdeki hata mesajı gibi zihnimden gelen mesaj bu. Çoğu vakitte olmadığı kadar net bir şekilde "Sus" uyarısı veriliyor, çoğu vakitte olmadığı kadar "Zor" uyarısı veriliyor.

       Ait olmadığınızı hissettiğiniz bir ortamda bulundunuz mu hiç? Hiç o ortamda herkesin can ciğer olduğu biri varken kendinizi davetsiz misafir gibi hissettiğiniz ve diken üstünde durduğunuz oldu mu? Hiç siz çok değer verdiğiniz halde sadece yanınızda olması gerektiğini hissettiği için zorla yanınızda duran birinin bakışını kaçırmasıyla çizildi mi içiniz? Hiç şiddetli bir fırtınanın ortasında sesi duymamak için kulaklarınızı kapatmışken ellerinizden tutup ninni söylendiğinde hissettiğiniz şeyleri hissedeceğiniz bir yere götürüldünüz mü? Hiç gökyüzüne bakarken mutluluktan gözlerinizden kuşlar uçtuğunu hissettiniz mi? Hiç bunların hepsinde hissedilenleri birden hissettirecek birilerine yaklaştınız mı? Yaklaşmayın, yüksek dozda sızı içerir.

       Parçaların hepsi doğru olduğu halde bütün doğru olmayabilir ve zihin bunu anlamakta güçlük çeker. Allah aşkına, zihnin anlamakta olduklarını bile anlamak istemeyen gönül bunu anlayabilir mi sizce? Gönül anlamaz ki zaten hisseder. Karşıdaki ne derse desin, karşıdakinin yalan söyleyemeyen asıl yeriyle kurar kontağı. Gönül diyor ki göçelim, gönül diyor ki zor. Gönül diyor ki "Bize bunu yapma."

       Teslimiyet diyorduk değil mi? Dağcının kendini bir yere bağlaması gibi bir teslimiyet. Ayağımız kaydığında düşmek yerine tutunduğumuz o yere asılı kalmak gibi bir teslimiyet...

       Biraz daha sadeleşmek gerek belki de. Biraz daha çekilmek, biraz daha yalınlaşmak, biraz daha sözleri eksilmek gerek. Öyle herkese ve her yere gülücükler saçılırsa gözlerine aklına hayaline gelmeyecek gibi bakabilirler. Ne yani kötülüğü meslek bellemişler için kendimizden mi eksilteceğiz? Hayır, duvar olanlara uzatacağımız çiçekleri su gibi akıp geçen iyilere daha fazla verebilmek için biriktireceğiz. Duvarların hepsini kötü bilmeyeceğiz, belki de öyle olması gerekiyordur diyip geçeceğiz.
     
      İnsanı içinde binlerce cümle olan bir kitabın neden "Beni çekip götürdüğün hiçbir yer sana ait değil." cümlesi vurabilir? Birinin şehrine gitmişsiniz; hayatını, anılarının değdiği yerleri, fotoğraf albümlerinin arasındaki o güzel anları, en sevdiği köşesini, duvarlarının rengini, evine giderken her gün geçtiği yolları merak ettiğiniz birinin şehrine. Ona ait ne varsa ondan olduğundan içinize basmaya gitmişsiniz. Oysa sizi kendi ayak bastığı yerler haricinde her yere götürmüş. Nasıl dönersiniz o şehirden?

       Şarjı bitmiş telefona çalışmıyor diye kızamazsınız, çalışmıyor değil çalışamıyordur. Ya da bozulmuş bir makineye tamir edilmediği sürece sitem etmenizin bir anlamı yoktur. Bunların cümlesi de üzülmenize engel değildir, kızmak hakkınız değil ancak gönül rahatlığıyla üzülebilirsiniz. Ancak şunu da eklemeliyim ki Mevla'ya teslim etmek hem mantığın hem de gönlün aynı anda huzur bulabileceği en makul çözümdür. Yine de üzülmek isterseniz size, bana kalmış.

        Gökhan abinin meczubuna diyin ki Amine büyüyormuş. Pusulasını şükür ki hâlâ kaybetmemiş, yazan yerlerdeki kapıları tek tek çalıyormuş ve heybesine düşeni yükleniyormuş. Diyin ki Amineyi en Amine yerlerinden vuruyorlarmış ama yine de Amine kalabilmek için dua ediyormuş. Diyin ki Amine söz verdiği gibi anlaştığınız o güzellikleri sımsıkı tutmuş, her şeye ve herkese rağmen o ışığa inanıyormuş. Diyin ki dua bekliyormuş. Ama şunu da ekleyin yoksa üzülür: Yüzündeki tebessüm ve gönlündeki huzur şükür ki öylece duruyormuş.
     

1 Ekim 2016 Cumartesi

Hüzünlü "Bizler"




       

         Bizler, mantığını kullanırken bile kalbini başına gözcü dikenler, yorgunuz.
         Bizler, soluğuna iki üç sızıyı birden almayınca soluğu boğazında duranlar, yorgunuz.
         Bizler, akşam başını yastığa koyduğunda gün içinde söylediği bir cümle kalbinin onayından geçmezse büyüyüp büyüyüp içine taş gibi oturanlar, yorgunuz.
         Bizler, dünyanın dünyalığına alışamayıp kafa tutanlar, yorgunuz.

         Bizler diyorum evet çünkü gerçekten bir ''bizler'' var. Göz göze gelip iki kelam ettiğimde tanıdığım bizler var. Hatta bazen yüz yüze konuşmasak da sosyal medyada, kitaplarda, bloglarda karşılaştığım bizler var. Ne zaman bizlerden birini görsem uzun uzun sarılmak, gözlerinin en derinine onu anladığımı, onu hissettiğimi, onun derdiyle dertlendiğimi belli edercesine bakmak isterim. Bizlerde sözsüz de anlaşılır, bizler bazen uzun uzun konuşamayız, bizler gülerken bir ara gözlerimizi bir yere takıp birbirimizin sızısından özür dileyip birbirimize selam ederiz. Bizler, açılmamış yaraları açmayalım diye üstüne bandaj sarar şifa duaları ederiz. Âh bizler.

       Bizlerin rengi yeşildir bende, bizlerden tanıdıklarımın hepsinin ismi tek tek hatrımdadır. Bazısıyla bir iki cümlelik muhabbetimiz olmuştur ama duamın ortasında ağzımdan çıkıverir ismi. Evvelden tanış olmak budur çünkü, evvelden tanış olmak karşılaşıldığında ''kimdir, nedir'' sorularının hepsini atlayıp kavuşmanın sevinci aşamasına geçmektir.

      Hayır hayır övmüyorum ''bizler''i. Bizler sakardır, bizlerin kafası dağınıktır, bizler unutur, bizler uyuyakalabilir, bizler yorgundur. Ama hepsine rağmen derdiniz hakikiyse bizlerin derdidir, yanınızda uyuyakalacak da olsa omzu sizindir. Zaten kendinin olan çoğu şeye ''benim'' diyemediğinden kendinden bir şeyleri sürekli kaybeder, ara ara topluca kayıpları aramaya çıkarız. Bu kadar dağınıklık hayır değildir, bilir bizler adı gibi bilir. N'apsın öyle kolay toplayamaz, dünyadır çarpar der.

     Hep hüzünlenmez bizler, gülüşlerini geçtim tebessümleri dâhi bazen baktığı yerleri ışıldatır. Çocuklar, en çok çocukların hakettiğine inanırlar bu gülüşleri ve en çok onlardan esirgemezler.

    Bizler birbirini bulduğunda gözleri parıldar, yükleri hafifler ama mesela bizlerin hepsini bir gezenin içine toplasanız orada yaşanmaz. Araya bizler gibi bakmayan, bizler gibi görmeyen, bizlerin soluklanmasına daha fazla gülümsemesine vesile olan birileri gerektir. Bizlerden güzel arkadaş, dost hatta eş olabilir belki ama dünya sadece bizlerden olmaz, yok böyle bir iddiam. Bizler güzeldir demiyorum ama şunu biliyorum ki bizler güzel bakmak, güzel sevmek, güzel göçmek duasındadır. Sadece bizler budur da demiyorum, böyle olan birçok kişi vardır ama bu gece derdim ''bizler'' ile.

       Birileri hüzünlü prensesliği bırakın demiş ya hani kusura bakmayın da halt etmiş. Her yerden ayrı vahşet haberi yükselen şu dünyada iç huzurumuzu korusak bile hüzünlenemiyorsak gönlümüz var demeyelim, taşıdığımız yalnız bir et parçasıdır çünkü. Mutluluğu ve bilgeliği birilerinin gözüne sokmadan yaşarsak hüzünlü prenseslikle yaftalanabildiğimiz şu dünyada yine de inanıyoruz güzel insanlar var ve daim de olacaklar Allah'ın izniyle. Bizler herkese ve her şeye rağmen cennete varana dek en mutlu günümüzde tebessümler saçarken bile bir yanımızla içlenmekten vazgeçmeyeceğiz inşAllah.

       Velhasıl tek içlenmiyorum, velhasıl içleniyorsak bir o kadar da gülüyoruz şükür ki, velhasıl cennet vallahi daha güzel olacak inşAllah.  

       

7 Ağustos 2016 Pazar

O'nun Adıyla Koşanlar




      Allah onun adını sırtlanıp O'nun rızasını gözeterek yürüyenin ellerini bırakır mı hiç? Evet zaman gelir imtihanlar çıkarır önüne, zaman gelir uykusuz geceler düşer günlerine, zaman gelir Hz. Meryem misali kullardan yana yalnızlık düşer nasibine, zaman gelir peygamberine (s.a.v) doğrultulan taşlar ona doğru yükselir... Ama hiçbir vakit O'nsuz kalmaz. Yoldaşı Mevla olanı düşürmeye kimin gücü yetebilir? Biz yeterki gönlümüzün en orta yerine O'nu kondurup her zerremizle O'nun için soluk alalım. Biz yeterki amellerimizde O'nun rızasını gözetelim, biz yeterki Efendimiz'in izinden ilerleyen o kutlu gençlerden olma duasında olalım.. Biz yeterki nerede olursak olalım O'nun bizimle olduğunu unutmayalım. Biz yeterki vicdanı, merhameti n'aparsak yapalım taşımaktan vazgeçmeyelim. Biz yeterki O'nun ipine sımsıkı sarılalım. Allah bizi mahzun etmeyecek, vallahi etmeyecek...

       Gönlüne hüzün düşmüş herkesin karşısına geçip de "hüznün hüznümdür" diyemiyoruz. Çünkü bazen de dememekle imtihan oluyoruz bu dünyada, bazen dememekler koruyor bizi çukurlardan. Ama şu da var, illa ki insanların karşısına geçmek gerekmiyor bazı şeyleri demek için. Çünkü şükür ki "dua" var.. Dua hüznün hüznümdür demenin başka bir yolu; en usulcası, en emniyetlisi... En tanımadığımız insanın gönlüne bile duamızla dokunabiliriz. En uzak olanı bile duamızla En Emin olana emanet edebiliriz. Duamız... Duamız elimizin kısalığını, aczimizi kabullenip ellerimizi her şeye uzanmaya gücü yetene teslim etmemiz değil mi? Bizim ellerimiz uzanmıyor ama ellerimizi O'na bıraktığımız an O istediğimiz her şeye uzanabiliyor. O vakit duayla dokunabiliriz istediğimiz yüreğe. O vakit derdi bölüşmemeye bahane kabul edilemez ''uzaktı, görüşememiştik'' cümleleri. Kulun kula vefası duasından eksik etmemesiyle belli olur çünkü.
   
      Elhamdulillah Allah'ın O'nun adıyla hareket edene ikramının sonsuz olduğuna her an şahit olduğumuz günlerden geçiyoruz. Bir yanımız mahzun olsa da her gün O'nun büyüklüğüne bir kez daha "Allahu Ekber" diyoruz. Ümmet ve vatan için tek yürek olmuş "bir"liğin altında gölgeleniyoruz. Bugün içimden bu cümleleri çıkaransa ayrı birkaç haberdi, o arada bu da şuracıkta kalsın istedim.

   Tüm O'nun rızası, O'nun adınının yayılması niyetiyle koşturup da yoluna imtihanlar çıkan ümmetin mübarek gençlerine "Allah bizimle" hatırlatması ve her adımlarının mübarek olması duası ile...

" Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi?Allah'a ve Resûlüne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah'tan yardım ve yakın bir fetih. Müminleri (bunlarla) müjdele. "

Sâff Suresi 10-13

18 Temmuz 2016 Pazartesi

Ya Galibe İllallah






Karışık, karmakarışık. Bir o kadar da gururlu, bir o kadar da emin, bir o bir o kadar da şükürlü, bir o kadar da hüzünlü.. Evet içimiz, dışımız karışık; gördükleriyle mahsun ancak bir o kadar da ''Ya Galibe İllallah'' yankılanıyor her yanımızda. Her zerremizle inanıyoruz vallahi ''ya galibe illallah'', şükür ki ''ya galibe illallah''...

Bir süredir kapatmıştım blogu. İç sesim bile olan olaylardan etkilenmiş olacak ki eskiden eğip büktüğü cümlelerini yüzüme yüzüme vurdu. Blogun kapalı olduğunu düşünüyordum ki tam o esnada: ''Sen kendine eziyet etmeye bayılırsın zaten. Ne zaman birileri seni anlamasa gönlünü yollarına sermek için çırpınır ne zaman birileri anlasa o zaman ardına bakmadan kaçarsın. Ne halin varsa gör, üzül böyle. Görmüyor musun şu dünyanın kısalığını, görmüyor musun şu dünyanın kirini, görmüyor musun şu dünyanın kendini üzerek değil birlikte aydınlıklar taşıyacağınız insanlarla omuz omuza devam edebileceğini? Devam et böyle. Kaç, üz, parçala kendini hiç karışmayacağım sana!''

Sizce de biraz sert olmamış mı? Günlerdir öyle şeyler duyup öyle şeylere şahit olduk ki iç ses bile üslubunu değiştirdi.

Her an annem odaya girecek ve ''Hâlâ uyanmıyor musun Amine, ne uyudun ama bugün kalk hadi perdelerini de aç bir kendine gel.'' diyecekmiş gibi. Sonra gözlerimi açacak saatlerdir çırpındığım şeylerin aslında rüya olduğunu anlayıp derin bir solukla şükredecek ve anneme dönüp ''Anne bu gece öyle kabuslar gördüm ki..'' diyecekmişim gibi. O da ''Hayrolsun inşAllah'' diye karşılık verecekmiş gibi.. Biliyorum rüya değil, kabus değil. Sadece bunu da değil, öyle çok şey bildim ki şu üç günde. Bildim Suriye'de kabus değilmiş. Bildim Gazze'de kabus değilmiş. Bildim Doğu Türkistan'da kabus değilmiş. Bildim Mısır'da kabus değilmiş. Bildim dünyanın neresinde zulüm varsa kabus değil tüyleri diken diken edecek, tüm uzuvları titretecek kadar gerçekmiş. Bildim, belki de ilk kez üç günde bu kadar çok şey bildim...

Evet çok şey bildim. Mesela neyin sevdasına düşersek Mevla'nın bize onu bahşedeceğini çok daha iyi bildim şehadet şerbetini yudumlayan Halil abiyle. Halil abi, yollarımızın bir kez olsun kesişmediği, bir programda bile olsa görmediğim, varlığından haberim olmadığı için bile çokça üzüldüğüm güzel abi. Göçüp gidişine, ardında bıraktığı güzel kokuya hayran olduğum abi.. Öyle bir gitti ki Halil abi gidişiyle bile çokça şey öğrendim. Bir şeyin sevdasına düşmenin nasıl olacağını bildim bir kez daha, bir şeyi gerçekten istiyorsak eğer kalbimizle, elimizle, dilimizle, yürüyüşümüzle, yaşayışımızla, elimizde her ne imkan varsa onunla dua kapılarını tıklatmaktan vazgeçmeden istememiz gerektiğini bir kez daha farkettim. Sevdayı yaşamanın bir meczup misali her karşılaşılan dosta, arkadaşa sevdamızı anlatmak olduğunu farkettim. Çünkü Halil abi şehadete sevdalıydı ve dostları onlarca diyaloglarıyla belirtiyordu bunu. Bir abiye ''Biz şehit olmalıyız'' demişti, konuşmalarına hep ''şehit olursam''ı eklemişti. Şehadet yani sevdası kırk yılın başında aklına gelen bir eylem değil hayatıydı, iyiyim demek gibiydi, yaşıyorum demek gibiydi. Ve kavuşturmuştu Mevla, belki de susadığı şerbeti içirmek için şehadeti ayaklarına kadar getirmişti.. Vuslata erdi Halil abi ve ben bir kez daha gördüm ki güzel insanlar güzel göçerler, yeşil insanlar yemyeşil bir nur bırakırlar arkalarında.

Çok şey bildim, F16 geçerken başımızdan bir miniğin yüreğinin titremesinin zerresini hissedemeyecekken 'ah' dedim. Ah dedim ve farkettim: Meğerse zerre anlayamamışız gözlerine baktığımız o Suriyeli miniklerin yürek çırpınışlarını. Meğerse her sesle tanklar geçmiş yüreklerinden. Hayran oldum, imanlarına hayran oldum. Sesler kimimizin gözlerindeki ışığı bir gecede bile söndürmeye yeterken onların günlerce duydukları seslere, gördükleri dehşet görüntülere rağmen gözlerindeki ışığı yanık tutan imanlarına hayran oldum.

Bildim, bildim ki vatanı sımsıkı tutmak, ümmet için mücadele etmek sadece erkeklere düşmüyordu. Öyle lafla, sözle değil iliklerimde hissede hissede bildim. Evlerini titreten o jet seslerine rağmen eşlerini, oğullarını dualarla meydanlara gönderen hanımları görüp duydukça ''Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir.'' ayetini çok daha iyi idrak ettim. Yaşlı teyzelerimiz meydanlarda gencecik evlatlarının başında Fetihler okurken bildim biz hep birlikte ümmettik ve birlikte koşacaktık, çok daha iyi bildim.

Öyle gururluyum ki. Helalliğini alıp zerre tereddüt etmeden meydanlara koşan her kardeşimle ayrı şükrettim, ayrı gururlandım, ayrı meleklerin şahit olması duaları ettim. Her koşan abimle, kardeşimle ümmet olmayı becermememize dair umudum arttı. Her koşan abimle, kardeşimle, amcamla başım biraz daha göğe doğru kalktı. Onlar koştukça korkmadım, biliyordum önce Allah sonra da hepimizin davası için koşuyorlardı, biliyordum onların birisi kalana kadar kimse bize uzanamazdı. Biliyordum bu siyasi bir mücadele değil Hakk'la batılın mücadelesiydi. Yine biliyodum ki şükür ki Allah bizimleydi ve Allah bizimleyse muhakkak galip olacak bizdik.

Daha dün orada olamadığımız için kardeşlerimizden helallik isteyerek izlerken Adeviyye'yi oradaki kardeşlerimizle aynı mücadeleyi vermeyi nasip etti Mevla. Yalnız ümmet oluşumuz değil dimdik duruşumuz da bir oldu, hissiyatlarımız da bir oldu. Esma'nın nasibine düşenden bir parça da olsa bizim de nasibimize düşmüştü. Kızılay'da o meydanda dururken hep aklıma onların sokakları doldurmuş gözyaşları içinde dua eden videosu geldi. Şimdiyse onlar bize uzaklardan selam ediyorlardı, onlar uzaklardan ''ahi ente hurrun'' diyorlardı. Gönlümün içinde yankılanıyordu selamları, duymakla kalmıyor gönlüme sarıyordum selamlarını. Selamları inşirahım, selamları desteğim oluyordu. Ve aleykum selam...

Şimdilik bu kadar. Bu kadar çünkü hâlâ kalemini alıp köşeye çekilmiş bir gönülden ziyade direnen bir gönle ihtiyacımız var. Yazmanın da vakti gelecek inşAllah. Az kaldı, doğum sancısının ardından gelecek doğuma çok çok az kaldı Allah'ın izniyle. Unutmayalım çok şükür ''Allah bizimle''.

''O halde gevşemeyin ve üzülmeyin! Eğer gerçekten mümin kimseler iseniz en üstün olanlar sizsiniz!''

       Ali İmran / 139



18 Haziran 2016 Cumartesi

Özlem Kokulu Yazı


         



      Özlemek. Öz/lemek hatta. Özle bir olmayan özlenir mi? Öze geçirdiğimizi, yanımızda olmasa da özümüzde taşıdığımızı özleriz. Özümüzde, içimizin sevgiye nazır bir yerinde taşıdığımızdan bedenen olmaması varlığını unutmamıza yetmez. Özleriz, özledikçe özümüze geçirir daha çok severiz. Hatta bence özlemin kokusu var, böyle içe çektikçe daha da çok özleten bir koku.

     "Özlemek" birazdan yazılacak yazının özeti olduğu gibi ömrümün de özetlerinden biri. Kalın puntolarla yazılmış özetlerinden biri hem de. Özlemelerim çoğu geçmişten ziyade geleceğe, en çok da cennete, Bâki'ye..


     Gitmediğim bazı yerleri içimi titretecek kadar özlüyorum. Bir yerler var, bazen benzerlerine fotoğraflarda rastlıyorum ve sarılıp uyuyasım geliyor. Uyumakta güçlük çekenler bilirler huzurlu uykunun ne denli kıymetli bir şey olduğunu. Bazen özlediğim bir dostluğun, yaşamadığım ama tahayyüldeki sevdiğim bir anının, sıcacık gelen bir gönlün köşesine kıvrılıp uyumak isterim. Mutlu olduğum, sevdiklerimin çoğunun bir evin içine toplandığı zamanlarda da yan odaya geçip uyumak isterim ancak konumuz şu an bu değil, belki başka yazıya. Şimdi özlüyoruz, içlene içlene özlüyoruz hem de.

      Elimden tutup çimenlikte ağaçların altında kitap okumayı isteyen bir dostum olmadı hiç, aklıma estiğinde kaçıp gidebileceğim bir dere kenarım olmadı. Çocukluğumuzu anıp da kahkahalar atacağım pek çocukluk arkadaşım yok, çocukluğum dediğim dostumu cennete uçurduğumuzdan beri çocukluğumun ortasında yalnız kaldım. Evet bizim de anılarımız ve yaramazlıklarımız vardı ama genelde kahkaha olarak değil de sıcacık yaşlar olarak dışarı çıkıyor. Onun göçüşünün en büyük vurgununu onun vefatından yıllar sonra babasının gözlerine bakmaya cesaret ettiğimde gördüm. Beni, yavrucağının birlikte büyüdüğü kızı gördüğünde kıpkırmızı gözleriyle ağlamamak için dişlerini sıkarken ikimiz de özlüyorduk, ikimiz de o anları hatırlıyorduk, ikimiz de aynı özleme susuyorduk. Velhasıl geçmişe dair özlem derseniz onun bendeki adı Zehra. Çocukluğa dair özlem derseniz onun bendeki adı Zehra. Sabahlara kadar sohbete özlem derseniz onun bendeki adı Zehra. Sevdiklerine yansıtamadığın, içinde fırtınalar koparan özlemin derseniz onun adı da Zehra. Özlemimin bir parçasının adı 'Zehra'. Kandil günü tövbesinin peşinden uyuyup bir daha uyanamayan meleğimin ruhuna birer fatiha o vakit, özlemle.

      Tanımadığım insanları özlüyorum bazen de. Bazense sadece tanımadığım, olup olmadığını dâhi bilmediğim 'bir' insanı. Anlar birbiri ardına akıp gidiyor, gençliğimde birlikte arkada bırakamadığımız her an bazen hüznüm oluyor. Birlikte yapabilecekken yapamadığımız şeyler, gidebilecekken gidemediğimiz yerler, uzun uzun bakabilecekken bakamadığımız güzellikler, birlikte vesile olsak çok daha kolay olacakken vesile olamadığımız hayırlar, koşup yanına gidip altını çizdiğim cümleyi okutabilecekken okutamadığım kitaplar hepsi bazen yalnızca özlemim oluyor. Neyse ki özleyerek değil yanımızdakilere sımsıkı tutunarak anı geçirmenin çok daha anlamlı olduğunu gönle hissettiriyor Mevla. Ama yine de bazen özlüyorum, çokça hem de.

      Aslına bakarsanız sadece özlemiyorum, sadece içlenmiyorum. Özellikle şu blogu biraz kurcalayan biri acaba bu kız hiç mi farklı şeyler hissetmiyor diye düşünebilir. :) Şükür ki anlatsam masal olabilecek anlar da yaşatıyor Mevla. Her saniyesini yaşarken içimden ''çok şükür'' dediğim ve kaybolup gitmesinden korkuma dilimden, kalemimden çıkamayan anlar. Sizler masalımsı anlarınızı paylaştığınızda bile kaç kere maşAllah diyorum bilmiyorum ki. Çünkü dünya fani, çünkü dünyada ansızın uçup gidebiliyor gözlümüzde şakıyan kuşlar. Biraz daha kalsınlar, biraz daha tebessüm edelim diye gözlerimi kapatıp tebessüm etmeyi tercih ediyorum. Yoksa inanın içinden rengarenk balonlar yükselen cümleler de kurabilirim size şükür ki, ama balonlarıma tutunup gezmeyi tercih ediyorum.

       Başını okşayamadığım çocukları da özlüyorum bazen. Birlikte tebessümler edemediğimiz yavrucakları. O yavrucaklarla ayak basamadığım şehirleri, ülkeleri, toprakları. Cennetin benim için bir anlamı da bir yerlerde çocukların ağlamadığını, gönüllerinin mahsun olmadığını bilmenin güzelliğiyle tebessüm edebilmek olacak. Herkesin güldüğünü bilerek gülmek nasıl bir güzelliktir Allah bilir.. Güldüğümüzde nasıl nurlar dökülür gözlerimizden Allah bilir.. Diğer bir anlamıysa özlememek olacak, özlediğim her şeyin avuçlarımın arasında olması olacak. Dünyayı özler miyiz dersiniz? Özlersek izleriz sanki nolmuş. :) Özlediğim anlar, gidemeden özlediğim yerler, tanımadan özlediğim insanlar, tanımadan bilmeden özlediğim insan..

      Cennete gidersek özlemlerin hüzünlü yanını dünyada bırakıp gideceğiz Allah'ın izniyle. Cennete gidersek... İnşAllah. :) 

17 Haziran 2016 Cuma

İhtilal




Şu an bir yerdeyiz. Neresi olduğu çok önemli değil ama gerçekten hatrımıza geldiğinde bile şöyle bir iç çekip hafiften tebessüm edebildiğimiz bir yer. Belki sevdiklerinizin çoğunun buluştuğu bir akşam yemeğinde, belki bir lise sırasında, belki bir dostun omzunda.. Ama anladınız gerçekten kıymetli bir yer.


O huzuru soluduğunuz yerde ansızın sol yanınızda ihtilal başlıyor. Böyle sizin zerre haberiniz olmadan çıkan ve sizin izniniz olmadan ellerinizi, zihninizi, bakışlarınızın netliğini, kulaklarınızı, dudaklarınızı kilitleyiveren bir ihtilal. "Yeri mi şimdi?" "Hayır hayır vakti değil, sakın yapma bunu!" demek istiyorsunuz ama boğazınızda düğümleniyor, içinizde bir şeyler lisanı haliyle üzgünüm ama şu an seni dinleyemeyiz diyor. Onlarca yüzlerce insan, uçuşan gülümsemeler olsa da siz soluklaşıyorsunuz git gide, kalan son konrolünüzle en azından diğerleri farketmesin diye tebessüm etmeme izin ver bari diyorsunuz, dinlemiyor bile otorite. Elleriniz soğmaya başlıyor, ayaklarınızın kanı çekiliyor. Evet başta en huzur bulduğumuz yerdeydik ben de hatırlıyorum ama işte bazen nerede, kimlerle olduğumuz ansızın anlamını yitiriveriyor. İçimizden bir yerlerin baskısıyla da olsa o an merkez içimizin ortası, o an başıma okşayacağımız kişi kendimiz oluveriyoruz. A'nın B'nin değil kendi merhametimize ve kendimizi usulca O'nun ellerine bırakmamıza ihtiyacımız oluyor.

En mutlu anlarında saniyelik de olsa gözleri bir yerlere takılıp kalan ve sizin seslenmenizle irkilip hafif bir afallayışla kendini toparlayıp tebessüm etmeye çalışan insanlar gördünüz mü hiç? Çok dertleri olduğundan değil, çok üzgün olduklarından değil, o an bir şeyin onları alıp götürdüğünden, belki de dünyada olduklarından.. Neyse bu başka mevzu.


Bazen kendimi akışına bırakırım tuttuğum tüm iplerle birlikte. Belki küçüklükten beri duyduğumuz suyun aktıkça durulacağına olan inancımızdan, belki o anlarda kendime dokunmaya cesaretim olmadığından. Bırakırım öylece, boğazımdan selamsız giriş yapan karıncalar soluk borumdan yavaş yavaş aşağı doğru ilerlerler. Her adımlarını hissederim. Benim için ilk paragrafta bahsettiğim o anların startıdır o karıncaların girişi. Öyle beş onca karınca değil, toplanıp cümbür cemaat gelirler bi geldiklerinde.


Aşağı doğru inip kalbimle nefes borum arasında bir yerlerde dolanmaya başlarlar karıncalar, en çok o anlarda canım yanar. Muhakkak karınca yuvası görmüşsünüzdür, hızlarına bakışlarınızın yetişmediği binlerce karıncayı hayretle takip etmeye çalışmışsınızdır. İşte kalbimle nefes borum arasında aynen öyle koşturmaya başlarlar. Yuva yapacakmış da buldukları her şeyi oraya taşımaya çalışıyorlarmış gibi. Soyut şeyleri, özellikle de acı gibi sevgi gibi hissettiğimiz şeyleri anlatmak zordur. Hissedebildiklerimizi karşıdakine tam olarak anlatabileceğimiz bir şey çıkarsalar en çok bu hissi anlatabilmeyi isterdim sanırım. Beni en kıvrandıran, olduğum yerden koparıp götüren bu hissi.. Kalp gıdıklanmasıyla sızlaması arası bir şey, böyle soluğu yarım aldıran, yeri de belli dokunduğumda somut bir ağrı vardır. Sevdiğin biri bir yerlerde düşüp kalmış da haberin yokmuş gibi bir his. Bu hissi diğerlerinden ayıransa nedenini hiçbir zaman tam olarak bilmeyişim oluyor. Belki de birikmiş tüm sızılarımın ansızın bir ihtilalle çıkışı.. Karıncaların her adımı bu hissimi daha da arttırır, kusmak isterim tüm karıncaları kusa kusa bu histen arınmak..

Kusmak, inanın sandığımız kadar iğrenç bir şey değil. Kötülükleri çiçeğe değse soldurup öylece bırakacak insanları görmek, duymak hatta tanımak kusabilmenin bize bahşedilmesine şükretmeme vesile oldu. Mesela İsrail'e dair malumatı olan biri kusmayı iğrenç bulmamalı bence, veyahut da çocukların iki kolu beşiğe bağlı görüntüsünü gören biri.. Kustum, hatırladıkça kustum. Zaman geldi bir çocuğun bakışlarına bombalarla düşmüş donmuşluklara vesile olanlara olan öfkemle kustum, zaman geldi birilerinin gönlünü yangın yeri yapıp kaybolup gidenlere olan öfkemi kustum, zaman geldi yüzüne tek kelam etmeye tenezzül etmeyeceklerim hatrıma geldi, kustum. Kusmasaydım inanın o karıncalar nefesimi kesip beni oracıkta gözüm bir yere takılı bırakabilirlerdi. O gün anladım kusmak da rahmetti..

Nereden çıktı şimdi bunlar? Aslına bakarsan günlerdir bugün okuyunca içimize bahar kokuları yayacak şeyler yazmayı planlıyordum. Böyle en sevdiklerinle yaptığın yolculukta oradaki herkesin ortak sevdiği parça çalarken tebessümle kafanı cama yaslarsın ya, işte o an hissedilenler misali şeyler hissettirecek bir yazı olsun istiyordum. Olmadı, öyle her istediğimiz her istediğimiz vakit olmuyor değil mi ama. :) Çok şükür olmuyor.

Olana, olmayana, sızıya, huzura, inşiraha, çocuklara, güneşe, ateşe, dualara ve karıncalara çokça şükürle. :)

1 Haziran 2016 Çarşamba

İçleniyorum




İçli bir türkü çalmasına gerek yok veyahut da inceden bir sözün gelip gönlüme değmesine, genel olarak "içleniyorum".

Dışarda köpekler havlıyor, içlerinden biri hepsinden kaçıyor gibi, içleniyorum.
Otobüste duran amcanın omzu çökük, uzaklara bakıyor, içleniyorum.
Biri diğerinin karşısında ezilip büzülüyor, içleniyorum.
Karton toplayan çocuk akşam vakti evine dönüyor, arabasının içinde kartonların üzerinde ablası gülerek yokuş aşağı gidiyorlar, içleniyorum.
Bir anne dilinde "canları sağolsun" ile camdan dışarı bakıyor, içleniyorum.
Bir kadın parkta oynayan çocukları izlerken elindeki yeleğe bakıp ağlıyor, içleniyorum.
Yavruları kaybolmuş kedi ağlaya ağlaya etrafa koşturuyor, içleniyorum.
Biri birini tüm umutlarının orta yerinde bi başına bırakıp gidiyor, içleniyorum.
Biri birine hiç uzanamıyor, içleniyorum.
Kornalarla bir kız alınırken evinden bir delikanlı bavulunu topluyor, içleniyorum.
Muhacir çocuklar gözlerine birikmiş tüm enkazlara rağmen etrafa gülücükler dağıtıyorlar, içleniyorum.
Düşen bir kitabın sesiyle korkup büyümüş gözleriyle ellerini kulaklarına götürüyor aynı muhacir çocuk, içleniyorum.
"Biliyor musun annem beni yaktı." diyor bir çift kara göz yedi yaşında dondurdukları bakışlarıyla, içleniyorum.
Çikolatadan miniklerimin tebessüm ettiği fotoğraflarda biri bakışlarına birikmiş acıyla fotoğrafa takılıyor, içleniyorum.
Tıka basa doldurup siyah camlarının arkasında zaman da dahil olmak üzere çoğu şeyi unuttuğumuz avm çıkışlarındaki ışıklarda bir lira için arabaların önüne atlıyor bir çocuk, içleniyorum.
Bi de bilse ondan ne de güzel mümin olur diye bir cümle dökülüyor birinin ardından dilimden, içleniyorum.
Biri deli demeye bin şahit isteyen meczubluğuyla dilinde ömrünü ezip geçmiş bir cümleyle yolları mesken biliyor, içleniyorum.
Öyle şu anda olmasına gerek de yok, zaman mekan demeden "içleniyorum".
Kitapta A kişisi boynunu büküyor, içleniyorum.
Muazzez Hanım sesine ilişmiş mesafelerle o şiirden haberim vardı ama... diyor amasını duymam yetiyor, içleniyorum.
Sultanahmet'te başlar secdeye değerken Ayasofya sabırla bekliyor, içleniyorum.
Hz. İbrahim ardını dönüp gidiyor, Hz. Hacer "Bunu sana Rabbin mi emretti" diyor, içleniyorum.
Ve yine Hz Hacer gönlüne teslimiyetini basa basa safa ile merve arasında koşuyor, içleniyorum.
Efendimiz başka bir İbrahim'in ardından bir damla yaş döküyor, o yaşın altına elimi uzatamıyorum yalnızca içleniyorum.
Hz. Aişe gönlünün bir yanı mahsun Rabbinin ayetlerine tutunuyor döndüğü baba evinde, içleniyorum.
Ka'b Rasullü haykırışlarla, herkesin suskunluğunun ortasında tek bir selamı bekliyor, içleniyorum.
Hz Vahşi uzaklardan Efendimiz'i izliyor, içleniyorum.
Hz Ali ile kılıç kılıca gelen Zübeyr B. Avvam Efendisinden gelen bir cümleyi duyunca "Geri döneceğim" diyor tüm kararlılığıyla, içleniyorum.
Biz hangi eşarbımızı takacağımızı düşünürken Hedil peçesini açmadığı için kurşun yiyor, içleniyorum.

Dünya içli bir yer. Bizler de kimi zaman ıskalasak da genel olarak içleniyoruz. Öyle çok günahsız, arınmış olduğumuzdan falan değil, hâlâ hissetmekten vazgeçmediğimizden içleniyoruz. Böyle bir dünyada hâlâ içlenebildiğimize şükrede şükrede içleniyoruz. İçleniyoruz ama ölmüyoruz şükür ki. Ölmediğimizden içleniyoruz, bir gün öleceğiz ve tüm içlenmelerimiz burada kalacak Allah'ın izniyle. Bekliyorum, bekliyoruz.


29 Mayıs 2016 Pazar

Nâmümkün



Bu ara şükür ki blog ziyaretçilerim önceki vakitlere göre biraz daha fazla. Ziyaretçi arttığında ister istemez blog yazarının bloguna gösterdiği titizlik de artıyor. Kalemi pek dönmese bile insan güzel ağırlamak istiyor. Ziyaretçilerime her zaman aynı şeyleri okutmak olmaz diyip taslağımda nelerin olduğuna bakarken ne zaman yazdığımı net hatırlayamadığım ama yıllar öncesine ait olan bir yazıyla karşılaştım. Neden yazmıştım, nasıl bir ruh halindeymişim ve içinde gizlenen hikmet ne henüz tam olarak çözebilmiş değilim. Tahminlerim yok değil ama okuyanı etkilemesin diye yazmayacağım. Farklı olmuş biraz, şimdiki halimle de biraz paralel olmuş. Öyleyse yayınla bakalım dedim kendime. "Sana açılamayan pencereler belki başkalarına açılır ve ihtiyaçları olan şeyleri görmelerine vesile olabilir" diyerek yayınlamaya karar verdim. Henüz virgülden sonrası gelemedi ama o vakte kadar dua ile. :)

---

-Şimdi napacaksın?
  -Şimdi napacağım?
-Bir suyun başındasın dönüşü nâmümkün. 

 Bu su ki diğer suların aksine içinde ateş yanar, bu su ki dışardan berrak görünüp içinde kaynar. Eğer ki suyu yüzerek geçersen yüreğinin derisi soyulmakla kalmaz yüreğinin çekirdeği kavrulur. Evet yanar en derinin yanmasına ama yanıp da kül olmaz çünkü kül olmak anka olup da küllerinden doğmadıkça bir sona varmaktır ancak bu denizde yüzmeye talip olmak 'sonsuzluğa' kulaç almaktır. Her kulacında acının daha ötesi olmaz sanacaksın ama ardındaki kulacında farkedeceksin Ötelerin Rabbine her vakit daha da öteyi yapmanın yalnız 'kün' kadar kolay olduğunu. Mevla'nın Kudreti göze içi güzellik dolu ikramlarla görünmez her vakit, bazen yaka yaka gösterir Mevla kudretini. "Ya Kahhar" yalnız kötülüklerde olan bir esma olsa ölümle de anılır mıydı hiç? Demek ki yakmak da oldurur bazen. 

Ne demiştik, ateşte yana yana ilerleyeceksin. İlerleyişinin her anı içinde derisi alevden bir kurdu da ilerletecek, o kurt ki tüm kurtların aksine en tatlı yerlerde değil de en kararmış yerlerine yerleşecek ve nursuz kalmış her uzvunu ateşle kavuracak. O kavuracak ki olacaksın, kavurdukça ateşi suya çevirenin kudretiyle karalar ak olacak, karalar yeşil... 

Denizin ortasına geldiğinde hiçbir yanında kara göremeyeceksin ve asıl imtihan o vakit başlayacak. Durmak daha da acıtacak, en kuytu yerlerine bile sızacak damlalar, en kuytu yerlerini bile ateş alacak, en kuytu yerlerinde bile kurtlar dolanacak. Orda iki yol çıkacak önüne: İlki kulaç atmayı bırakmak ve Sonsuz' un Rabbine sığınıp '' Rabbi yessir velâ tuassir Rabbi temmim bi'l-hayr '' nidalarıyla yoluna devam etmek. 


Sen gözlerine kızılın hakim olduğu, unutma: Bir suyun başındasın, dönüşü nâmümkün.

-Peki ya diğer yol?

... "

Burada kalmış yazı. Bitmiş mi yarım mı kalmış bilemiyorum. Muhtemelen yarım kalmadı bitti. Belki de ilk yolun üzerine "Diğer yol" sorusunu sormak en büyük yanlıştı ve kırdı kalemi. Hayrolsun inşAllah diyelim o vakit.




26 Mayıs 2016 Perşembe

Sonu Virgüllü Yazı



        Kaç gündür bir şeyler yazacağım. Yazacağım yazmasına da cümleleri nasıl aynı çizgi üzerinde buluşturacağımı düşünmekteyim. Daha önce çok kere kendi kafamın karışıklığından dolayı cümlelerimi toparlamakta zorlandım ama şu an da gariptir ki kafam gayet netken cümlelerimi nasıl toparlayacağımı düşünüyorum. Belki de ilk kez kendimin haricinde birilerinin kafasının karışıklığından ötürü kendi cümlelerimi toparlayamıyorum. Hangisi daha zor? İkisi de kendine göre zor ama bu biraz daha garip ve hafifçe de hüsranlı.

       Ne istiyoruz? Ne bekliyoruz? Yürüdüğümüz yollar nereye çıksın duasında ilerliyoruz? Varmak istediğimiz yer tuttuğumuz yolla birbirine bağlanıyor mu? Bu ara dilimden hiç düşmeyen bir cümle var: ''Ne ararsan onu bulursun''. Gülerek de söylüyorum bu cümleyi gözlerim hafif nemliyken de. Bıkmadan söylüyorum, bazı söyleyişlerimde içimden gökyüzüne kuşlar uçuşuyor bazı söyleyişlerimdeyse içimde bir şeyler sızlıyor ama hepsine yüzümdeki hafif tebessüm eşlik ediyor. Sokaklara düşüp tanıdığım tanımadığım her insanın gözlerinin içine bakıp gülümseyerek ''Ne ararsan onu bulursun.'' demek istiyorum. Çok ilgiyle bakıp gözleriyle hadi lütfen bir cümle daha diyenlereyse bir adım ileri gidip ''Nerede ararsan oradan bulursun'' diyip kaybolmak istiyorum.

       Bu bir yolculuk, yolculukların en hakikisi. Belki de tüm yolculuklar şu yolculuğumuzu bir nebze olsun daha iyi idrak edebilelim diye. Tüm hasretler, tüm özlemler, tüm vuslatlar  onlardan sıyrılıp da hakikisine daha sıkı tutunabilelim diye. Yolculukta şükür ki her an uzanabileceğini vaadeden Bir'in sigortası altındayız. Yürüyoruz, ayaklarımızın altı su toplaya toplaya da olsa pes etmeyip yürüyoruz. Ayaklarımızın su toplayışı, çizilişi, nasır tutuşu emeğimize mi yanlışımıza mı şahitlik edecek seçe seçe yürüyoruz. Her adımızda ayrı bir hikaye yazılıyor. Her yazı ayrı bir adımın kalemden dökülmüş hali desek yalan olmaz sanırım.

      Bir derdim var aslına bakarsanız, cümlelerimin dört bir yandan kıvranışı ondan. Gönülden geçenin kalemden dökülüp dökülmemesi de nasip değil mi? Bugün nasip değilmiş demek ki. Bir yazım da bu kıvranışın kalemin nasıl nefesini kesebildiğini göstersin diye taslağa atıp bekletmek yerine yayınlamayı tercih ediyorum. Sonuna nokta değil virgül koyalım o vakit. Bu adım henüz tam atılamamış olsa gerek ki hikayesi tam yazılamadı. İçim günlerdir zihnimde dönenleri mayalayamamış olacak ki bir yerde ''dur'' dedi. Bakalım ne zaman nasip olacak. O vakte kadar ''dua ile'',

20 Mayıs 2016 Cuma

İlerliyoruz




İlerliyoruz. Soluk alıp verdiğimiz her an bir adım daha atıyoruz. Dar sokaklardan, yüksek duvarlardan, kavşaklardan, yemyeşil bahçelerden, savaş meydanlarından, çöllerden, okyanuslardan geçe geçe ilerliyoruz. Her geçtiğimiz yerden bir koku, bir ses, bir his kalıyor geriye. Bazılarından çocuk kahkahaları düşerken payımıza bazılarından yalnız sızı düşüyor. "Yolun devamında bunu taşıyamayacağımdan yüklenemem kusura bakmayın." diyemiyoruz. Yaşanan her şey konduruluyor içimize, bizimle oluyor biz oluveriyor.

Ayıp değil sızılı sokaklardan geçmek, ayıp değil ömür sokaklarımızın bazılarında içi bolundan acı dolu çığlıklar bırakmak. Ayıp değil bazı sokaklara bıraktığımız günahları yaşlarımızla yıkamış olmak. Ama ayıp sonrasında canımızı okuyacağını bildiğimiz engellere tekrar takılmak.. Ama ayıp içinden hayır ve güzellik namına şeyler çıkmayacağını bildiğimiz yollara bilerek tekrar sapmak. Ama ayıp yemyeşil yollar biliyorken ayaklarımızı kanatacak taşlarla dolu yollara girmek.

Sakın dedi kız, sakın. En çok kendine, en çok tanımadan kendi bildiğine. Feribotun içinde martılara simit atıp deniz havası ala ala tebessümle geçileceğimiz yolları sakın yüzerek geçmeye kalkmayalım dedi. Dedi çünkü biliyordu yüzmeye kalksalar takatlerinin yetmeyeceğini ve denizin ortasında kalıvereceklerini. Çünkü biliyordu yüzmeye kalksalar boğulmak üzereyken can havliyle yüksek ihtimalle farklı gemilere çıkıp birbirlerini kaybediceklerini.. Sakın dedi kız çünkü tebessümlerine ve yolculuklarına sağ yanlarında taşıdıkları melekler "eşhedü" desin istedi. Çünkü duası varacakları yere kadar değil ebedi saadeti yaşarken de yoldaş olabilmekti.. Bunlar olmayacaksa hiç yanaşmayalım denize diye dua dua el açtı kız, yolun ortasında birbirini yorgun bırakmaktansa arkadan edilen dualar daha mümine yaraşırdı çünkü. Kime dedi bilmedi ama demesi gerektiğini, yazması gerektiğini bildi.

Yol bin olsa da sonu O. Yoldaş olabilecek bin olsa da yola birlikte çıkaracaklarını seçen O. Duanın en çok yakıştığıysa biz. Dua ile..



17 Nisan 2016 Pazar

Bir Parça Merhamet



Sevgili dost, yoksa sezmiyor musun
Tüm dünyada tek bir şeyin var olduğunu:
Yüreğin yüreğe
Dilsiz bir selamla söylediğidir bu..
Vladimir Solovyev


Kendimizin kendimizi üzmesine az çok tahammül edebiliyoruz da sevdiklerimizin kendini çokça üzmesi işini napacağız? Omzumuz her daim onlar için hazır, hatta omzumuz bizden çok onlara ait ama kendilerini dünyanın en zulmedilesi insanı görmelerini kabul edebilir miyiz?

Bazı sevdiklerim kendilerini öyle gaddarca üzüyolar ki normalde ruhuna bile bismillahla dokunurken bir an da kollarından tutup kendine gelir misin diye sarsmak bile isteyebiliyorum. Sarsmak sarsmak ve ardından ağlayarak sarılmak, kendinden bile çıkarıp içimin en güvenli yerinde muhafaza etmek... Uyusun istiyorum, uyusun ve tebessüm edeceği rüyalar görüp umut dolu dualarla uyansın. Kendi boğazına tıkadığı düğümleri çıkarıp güzelce bir nefes alıp o iplerden salıncak kurup sallansın... Ellerim ağrıyana kadar değil o inmek isteyene kadar, saatlerce onu sallayayım istiyorum. Gerekirse orda birlikte aksın yaşlarımız ama içinin o bembeyaz yanını görsün, salıncak her yükseldiğinde uçuyormuş gibi hissedip kendinin boğazına yapıştırdığı ellerini çözsün istiyorum. Sonra kendime dönüyorum, durum aynı: Kendini üzmekten, kendi boğazına yapışmaktan bıkmayan bir kız birçoğumuz gibi.

Biz hasta mıyız arkadaşlar? Nedir bu kendi tırnaklarımızı kendimize geçirmişliğimiz, şu yaşta canımızı çıkardığımız yetmedi mi?Kendimizin kendimiz üzerindeki haklarını ne kadar biliyoruz? Herkes bu kadar sınır manyağı olmuşken bizim bu sınırlarımızı çizmekten vazgeçme yiğitliğimiz neyin nesi? Birçok insandan daha mı güçlüyüz de her suçlu kelimesinden sonra kendimizi tokatladığımız yetmezmiş gibi ortaya atmaya cesaret edebiliyoruz? Biz ailemize, kardeşimize, dostumuza emanet edilmeden önce kendimize emanet edilmemiş miydik? Ve biz ailemizinden, sevdiklerimizden emanetler yüklenmeden önce kendimizin emanetliğini yüklenmemiş miydik? Güzeliz, gerçekten sandığımızdan ve sandıklarından çok daha güzeliz şükür ki...

Merhamet ne güzel kelime değil mi? Kendimize de ara sıra merhamet gözlükleriyle bakmayı ihmal etmeyelim. Evet çokça hatamız olabilir, Hz Yunus vari ellerimizi açıp "Senden başka ilah yoktur, seni tenzih ederim! Ben gerçekten nefsine zulmedenlerden oldum." diye yakardıktan sonra bize mağfiret edeceğini müjdeleyen bir Mevla'mız varken kendimize zulmetmek yakışır mı hiç? Şimdi, hiç beklemeden kendimize en tebessümlü ve en bağışlamışından bir el uzatalım bence.

Affedelelim, affedelim ve unutmayalım: "Affetmek özgürleşmektir".

27 Mart 2016 Pazar

Ağlayalım





Kalbim zaman zaman normalden daha hızlı, daha şiddetli çarparak varlığını bana hatırlatır. Tıp dili ismine taşikardi diyor, acile gripten bile gitsem tık tık bir köşeye onu yazıyorlar ama bence asıl adı dünya çarpması. Bazen hayırla bazen şerle, o gün nasıl yaşadıysam ve nasibime ne düştüyse artık onun tetiklemesiyle sinyal veriyor. Bazı geceler bu şekilde çarptığında sabaha gözümü açabilecek miyim acaba diye bir korkuyu içimde hissettiğim bile oluyor. Bazense acımasına öyle şükrediyorum ki...  Elimi omzuna koyup ''Evet evet tam vakti, sana acımak gibi bir haslet verildiyse onu kullanma vakti bu vakit, şimdi acı şimdi ver sana kondurulan bu hasletin hakkını. '' diyorum. Normalde ağrıdığında içime hafifçe yayılan kaygı o zaman yerini şükre bırakıyor. Çünkü biliyorum milyon tane dünyevi acı yalnız incitirken Hakikatli bir acının sancısıyla ölmek şehadetten damlalar taşır. Şehit olanların yüreklerinde taşıdıklarına dertlenerek gidenlerin üzerine de şehadetin kokusu siner. Zerresi üzerimize düşse şükürle cennete koşacağımız koku...

Bazen yaşlarımız akarken onlara hiç dokunmayız, olabildiğince aksınlar isteriz. Akarken çizdikleri yollara melekler şahit olsunlar diye dualar ederiz. Çünkü bazen akmalarına vesile olan acılara karşı olduğumuzu sadece gözyaşlarımızın çizdiği o yollarla gösterebiliyoruz. Çizdikleri yollar belki cennetimize çıkar diye umuyoruz. Çizdikleri yollar belki bizi akmalarına vesile olan yerlere götürürler diye bekliyoruz... O yollar da kesilirse ne kalır bizden geriye?

Çoğu zaman içinde boğulma tehlikesinde olduğumuz dünya şükür ki bazen gönlümüze fazla fazla ağır geliyor. Ağır geliyor gelmesine ama şu da var ki bazı acılara yalnız yaşlarımız değebiliyor. Yaşlarımızın değdiği acılara ellerimiz de değebilsin diye uğraşıyoruz. Peki bu akşam noldu? Noldu da elimde çayım bir şeyler yapmak yerine kalemime sızı düştü?

Belgeselde sınırdaki bir kampı izledim. Altmış beş yaş civarındaki teyzenin gözleri... Bir gözde kaç acı ve sevinçli sahne birlikte dönebilir? Kaç hicran kaç bomba kaç yıkıntı sığar bir göze?  Hepsine rağmen kaç "hamdolsun" çıkabilir bir ağızdan? Peki ya gencecik yaşında enkazın altında ayaklarını bırakmış bir genç kızın bakışında kaç hayalin enkazına rastlanır? Boncuk boncuk akan yaşları kimlerin ateşine alev olur? Sahi ağzından isyan çıkmamasını istercesine sıktığı dişleri çok acımış mıdır?

Peki ya videodaki minik, bakışlarını böylesine donduran acının resmini çiz desek hangimiz bakmaya cesaret edebilir? Belki de hepimizin tek tek özür dilemesi gerekirken hangimiz ellerini tutabiliyoruz? Rabah gibi annesinin adına kendini sarıp sarmalamakla ancak sakinleşebilen kaç yavrucak vardır?

Rabah'ın bakışları... Rabah'ın gözyaşlarını tutması... Rabah'ın yüreği... Rabah'ın....

Pardon, çok klişe olacak belki ama ben hâlâ net bir cevaba ulaşabilmiş değilim: Nasıl hesabını vereceğiz? Bir çocuğun bomba sesleri altında uyumasının sıradanlaşmasının, onların duyduğu bomba seslerini televizyonun sesiyle bastırmamızın hesabını cidden nasıl vereceğiz? Şaka değil tüm olanlar, vallahi abartı değil gerçekten insanlar parçalanıyor... Zaman gelip dualarımızın dâhi değmediği acılara karşı öteki tarafta nasıl bir savunma yapacağız? Hadi oralar çok uzak  gidemediğimizden uzak yüreğimiz (!). Peki evimizden çıksak yarım saate kalmadan ulaşacağımız insanların acısını hiç hissetmeden göçüp gidersek ahirette onlarla nasıl yüzleşeceğiz? Hadi onlar yaşadıkları her türlü acıya ''hamdolsun'' diye diye Allah'ın izniyle sonsuz güzelliğe kavuşacaklar, gözlerini kulaklarını kapatmış sonsuz ateşe doğru ilerleyenlerimizi napacağız? Peki ya yürekleri alev alev yananların, tek tesellisi Mevla'ya teslimiyeti olanların acısını küçümseyip yedikleri iki üç lokmaya göz dikenleri, onları horlayanları... İtilip kakılan bir çocuğun yüreğindeki çiziklerin hesabını dünyadaki hangi bedel ödeyebilir? Bazı kirleri yalnızca cehennem temizleyebilir...

Ağlayalım. Hâlâ ağlayabiliyorsak şükredelim.

Ağlayalım. Sağ yanımızdaki meleğe yazması için yalvarırcasına ağlayalım bazen ve en azından öyle gösterelim kimden tarafa olduğumuzu. En azından öyle bağrımıza basalım gördüklerinden bakışları donuklaşmış bir çocuğu...

Neden mi yazıyorum bunları? Belki de onca israf ettiğim kelimenin arasında birkaç kelamım da hayra şahitlik etsin istiyorum. Belki de benim belgeselle gönlüme düşenden bir damla yazıya düşer de birinin de yaşları şahidi olur diye umuyorum. Belki de...

Bir cennete gidebilirsek derin bir soluk alacağız Allah'ın izniyle... Korkuyorum, çok korkuyorum ama  gözümüzün gördüğü ya da görmediği yerlerde acının olmadığı bir mekanda soluk almak için sabırsızlanıyorum. Allah yar, Allah şifa...

4 Mart 2016 Cuma

Dağılan Biz, Toplayan Mevla





Dediklerine uymadığımızdan içimizin her yanının ayrı bir tarafa dağıldığı vakitlerde kalan son takatimizle yine O'na gelmemizi isteyen Rabbimizi sonsuz şükürler olsun...


Biz dağıtmayı pek güzel beceririz, O'ysa pek güzel toparlar. 
Biz kendi dağınıklığımız arasında kendimizden vazgeçmeye kalkarız, O'ysa onu dinlemediğimizden dağılmış olsak bile bizden ümidini kesmez.
Biz dağıtırken bile kendimize merhamet etmeyiz, O dağıttıklarımıza rağmen bize merhamet etmekten vazgeçmez. 
Biz dağıttıklarımızın ardından başımızı gömecek kum arar O'ndan utanırız, O'ysa her şeyimize rağmen şah damarımızdan dokunur bize.
Biz dağıttıklarımızın ardından dağınıklığımızın arasında nefes alamayıp girecek kovuk ararız, O kovukları soluklanacak mesken yapar bize.
Biz dağınıklığımızın arasında her seferinde bu kez kaybolacağız sanarız, O dağıttıklarımızdan hayrına çıkan yollar çizer bize.
Velhasıl bize rağmen O her daim sımsıkı tutar ellerimizi.

Mevla hayrıyla, merhametiyle, şefkatiyle toplasın bizi. Yaşımızdan mıdır çağdan mıdır bilmem ama rüzgar zaman zaman çok ani, çok sert esiyor. Öyle bir esiyor ki sıkı sıkı sarıldığımız, bizle kalması gereken çoğu şey Allah muhafaza ellerimizden etrafa savrulacakmış gibi oluyor. Onları tutmaya çalışırken ellerimiz çiziliyor, ellerimizin acısından toplamaya uzanmaya korkar oluyoruz.

Biz kendimize güvenip de toparlamaya kalktığımızda daha çok karıştıranlarız, Mevla toparlasın kenarımızda köşemizde kalıp da bir türlü yerine oturtamadığımız hangi razı olduğu amel varsa. Toparlayıp yerleştiriversin bizdeki olması gereken yerine. Bir ezanla, bir duayla, bir selamla diriltsin yüreklerimizi. Diriltsin ve diri tutsun gözlerimiz bu dünyaya kapanıp öteki aleme açılana dek. O diriliği birbirimize sahabi vari tutunuşumuzla, Rahman'dan yansıyan muhabbetle birbirimize bakışımızla hissedebildiklerimizle yoldaş kılsın bizleri.

Bazı günler başlarken bitiyor bende. Günümde gözümün açık olduğu son anlar alemin sabahına denk geliyor. Ondandır şu duayı da eklemeli: Mevla razı olduğu şekilde gecemizi, gündüzümüzü, uykumuzu, yaşayışımızı, yüreğimizi, ömrümüzü düzene soksun ve bundan bizleri de razı kılsın. Bu kız için özellikle son duaya çokça amin derseniz çok memnun olurum.

Amel defterinde bir gün daha yazıldı ve bitti, şimdi yeni bir sayfa çevriliyor. Ötekinden daha beyaz daha hayırlı daha tebessümlü olması duasıyla.


Dedi ki(Hz. Musa): "Rabbim, gerçekten, ben kendi nefsime zulmettim, artık beni bağışla." Bunun üzerine Allah da onu bağışladı. Çünki Gafûr (çok bağışlayan), Rahîm (çok merhamet eden) ancak O’dur.  
Kasas Suresi / 16

Yûsuf dedi ki: “Bu gün size bir kınama yok. Allah sizi affetsin. Çünkü O merhamet edenlerin en merhametlisidir.” 
Yusuf Suresi / 92

Eyyûb’u da hatırla. Hani o Rabbine “Şüphesiz ki ben derde uğradım, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin” diye niyaz etmişti. 
Enbiya Suresi / 83

Dedi ki (Hz. Nuh): "Rabbim, bilgim olmayan şeyi Senden istemekten Sana sığınırım. Ve eğer beni bağışlamaz ve beni esirgemezsen, hüsrana uğrayanlardan olurum." 
Hud Suresi / 47   

 Rabbimiz! Hesap görülecek günde, beni, ana babamı ve inananları bağışla. (Hz. İbrahim)  
İbrahim Suresi / 41 

Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz Sen, karşılıksız armağan edensin. (Hz. Süleyman)  
Sad Suresi / 35 


                         Resulüm! De ki: "Rabbim, bağışla ve merhamet et! Sen merhametlilerin en iyisisin."                                                             
                                                                    Muminun Suresi / 118

21 Şubat 2016 Pazar

Yatay Yoldaki Dikey İnsan



 '' Ama, dedim ona, hiç talihlilik değil bu, çünkü Tanrı yolları yolculuk için yaptı: işte ondan dolayı "yolları yeryüzüne yatay yerleştirdi. Bir şeyin durmadan kımıldamasını isterse uzunlamasına yapar o şeyi, yol, at ya da araba gibi, ama bir şeyin konduğu gibi durmasını dilerse onu dikey yapar, ağaç ya da insan gibi.  "


William Faulkner / Döşeğimde Ölürken


Faulkner bu cümlesinin ardından şaşkınlıkla kesik kesik gülümsememe vesile oldu. Bazen bazı cümleler başımı hiç dönmediği yerlere aniden çeviriveriyor. Bu bazen bir ayet bazen derin bir kesit bazense çokça basit bir cümleyle oluyor. Hayretle art arda cümleyi tekrarlıyorum. Muhtemelen gözlerim kocaman oluyor, sesime görmediğim yerlere aniden ulaşmış olmanın heyecanı yansıyor. Önüme gelene anlayacak mı anlamayacak mı diye düşünmeden anlatmaya başlıyorum. Genelde boş boş bakmamak için şaşkınlığıma mukabil şaşkınlıkla cevap vermeye çalışıyorlar ama "yemezler" diyorum içimden "kusura bakmayın siz muhtemelen anlamadınız ama benim buralardan çok aksiyonlu şeyler görünüyor."


Faulkner demiştik. Kendilerinin cümlesi de kafamı aniden daha önceden hiç aklıma gelmeyen bir yere çeviriverdi. Cümlelerini zaman zaman edebi anlamda sevebilsem de hakikat boyutunda değerlendirebileceğim açıkçası biraz uzak geliyordu ama oldu. Mümine yaraşan bu değil mi zaten? En batılın içinde bile O'na varmak, en uçun içinde bile O'nu bulmak. Kafka'da da Zweig'de de, çok yabancı yazar okuyamasam bile okuyabildiklerimin çoğunda O'nu aradım köşe bucak. En olabiletesi olmayan cümlelerinde heyecanla "bak bak belki de O'nu kastetmiştir" dedim içimden. O'nu kaybettikleri yerlerdeki karanlıkların koyuluğuyla Allahu Ekber dedim bazen. O'nu bilmeden O'na olan hasretlerine şaşırdım bazılarının. Bazılarının farketmeden bir ayetteki olayı yaşayışlarını hüzünlü bir tebessümle takip ettim.


Belki de kısmen de olsa haklı Faulkner. Yollar, atlar, eşekler, trenler hatta uçaklar bile yatay kim inkar edebilir? İnsan, kalem, ağaç, direk dikey kim inkar edebilir? Yollar üzerinde koşanları gidenleri gelenleri ağırlar, atlar koşar, trenler uzaklara meydan okurmuş gibi ilerler kim inkar edebilir?


İnsan, evet insana gelince durum biraz farklı. İnsan da yürür hatta insan da koşar. Ama en çabuk da insan yorulur. İnsan her ne kadar hareket etse de belki de istikamette dimdik durması içindi bu dikeylik? Belki de aheste aheste de olsa kalem misali hakikati işleyebilsin diyeydi. Kıyam'da dimdik ve sabit durabilsin diye. Belki de ağaç gibi göklere uzanırken bir yandan da duruşuyla göklerin sahibini haykırsın diye.

İnsan yürümeli insan koşmalıydı ama en sonunda bulmalı ve bulduğu Hakikatte sabit olmalıydı. En çok Kıyamda güzeldi çünkü, en çok Kıyamda kıymetli...



"Ey kalpleri çeviren Allah'ım! Kalbimi dinin üzerine sabit kıl!"
(Tırmizi Kader 7,2141)