18 Temmuz 2016 Pazartesi

Ya Galibe İllallah






Karışık, karmakarışık. Bir o kadar da gururlu, bir o kadar da emin, bir o bir o kadar da şükürlü, bir o kadar da hüzünlü.. Evet içimiz, dışımız karışık; gördükleriyle mahsun ancak bir o kadar da ''Ya Galibe İllallah'' yankılanıyor her yanımızda. Her zerremizle inanıyoruz vallahi ''ya galibe illallah'', şükür ki ''ya galibe illallah''...

Bir süredir kapatmıştım blogu. İç sesim bile olan olaylardan etkilenmiş olacak ki eskiden eğip büktüğü cümlelerini yüzüme yüzüme vurdu. Blogun kapalı olduğunu düşünüyordum ki tam o esnada: ''Sen kendine eziyet etmeye bayılırsın zaten. Ne zaman birileri seni anlamasa gönlünü yollarına sermek için çırpınır ne zaman birileri anlasa o zaman ardına bakmadan kaçarsın. Ne halin varsa gör, üzül böyle. Görmüyor musun şu dünyanın kısalığını, görmüyor musun şu dünyanın kirini, görmüyor musun şu dünyanın kendini üzerek değil birlikte aydınlıklar taşıyacağınız insanlarla omuz omuza devam edebileceğini? Devam et böyle. Kaç, üz, parçala kendini hiç karışmayacağım sana!''

Sizce de biraz sert olmamış mı? Günlerdir öyle şeyler duyup öyle şeylere şahit olduk ki iç ses bile üslubunu değiştirdi.

Her an annem odaya girecek ve ''Hâlâ uyanmıyor musun Amine, ne uyudun ama bugün kalk hadi perdelerini de aç bir kendine gel.'' diyecekmiş gibi. Sonra gözlerimi açacak saatlerdir çırpındığım şeylerin aslında rüya olduğunu anlayıp derin bir solukla şükredecek ve anneme dönüp ''Anne bu gece öyle kabuslar gördüm ki..'' diyecekmişim gibi. O da ''Hayrolsun inşAllah'' diye karşılık verecekmiş gibi.. Biliyorum rüya değil, kabus değil. Sadece bunu da değil, öyle çok şey bildim ki şu üç günde. Bildim Suriye'de kabus değilmiş. Bildim Gazze'de kabus değilmiş. Bildim Doğu Türkistan'da kabus değilmiş. Bildim Mısır'da kabus değilmiş. Bildim dünyanın neresinde zulüm varsa kabus değil tüyleri diken diken edecek, tüm uzuvları titretecek kadar gerçekmiş. Bildim, belki de ilk kez üç günde bu kadar çok şey bildim...

Evet çok şey bildim. Mesela neyin sevdasına düşersek Mevla'nın bize onu bahşedeceğini çok daha iyi bildim şehadet şerbetini yudumlayan Halil abiyle. Halil abi, yollarımızın bir kez olsun kesişmediği, bir programda bile olsa görmediğim, varlığından haberim olmadığı için bile çokça üzüldüğüm güzel abi. Göçüp gidişine, ardında bıraktığı güzel kokuya hayran olduğum abi.. Öyle bir gitti ki Halil abi gidişiyle bile çokça şey öğrendim. Bir şeyin sevdasına düşmenin nasıl olacağını bildim bir kez daha, bir şeyi gerçekten istiyorsak eğer kalbimizle, elimizle, dilimizle, yürüyüşümüzle, yaşayışımızla, elimizde her ne imkan varsa onunla dua kapılarını tıklatmaktan vazgeçmeden istememiz gerektiğini bir kez daha farkettim. Sevdayı yaşamanın bir meczup misali her karşılaşılan dosta, arkadaşa sevdamızı anlatmak olduğunu farkettim. Çünkü Halil abi şehadete sevdalıydı ve dostları onlarca diyaloglarıyla belirtiyordu bunu. Bir abiye ''Biz şehit olmalıyız'' demişti, konuşmalarına hep ''şehit olursam''ı eklemişti. Şehadet yani sevdası kırk yılın başında aklına gelen bir eylem değil hayatıydı, iyiyim demek gibiydi, yaşıyorum demek gibiydi. Ve kavuşturmuştu Mevla, belki de susadığı şerbeti içirmek için şehadeti ayaklarına kadar getirmişti.. Vuslata erdi Halil abi ve ben bir kez daha gördüm ki güzel insanlar güzel göçerler, yeşil insanlar yemyeşil bir nur bırakırlar arkalarında.

Çok şey bildim, F16 geçerken başımızdan bir miniğin yüreğinin titremesinin zerresini hissedemeyecekken 'ah' dedim. Ah dedim ve farkettim: Meğerse zerre anlayamamışız gözlerine baktığımız o Suriyeli miniklerin yürek çırpınışlarını. Meğerse her sesle tanklar geçmiş yüreklerinden. Hayran oldum, imanlarına hayran oldum. Sesler kimimizin gözlerindeki ışığı bir gecede bile söndürmeye yeterken onların günlerce duydukları seslere, gördükleri dehşet görüntülere rağmen gözlerindeki ışığı yanık tutan imanlarına hayran oldum.

Bildim, bildim ki vatanı sımsıkı tutmak, ümmet için mücadele etmek sadece erkeklere düşmüyordu. Öyle lafla, sözle değil iliklerimde hissede hissede bildim. Evlerini titreten o jet seslerine rağmen eşlerini, oğullarını dualarla meydanlara gönderen hanımları görüp duydukça ''Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir.'' ayetini çok daha iyi idrak ettim. Yaşlı teyzelerimiz meydanlarda gencecik evlatlarının başında Fetihler okurken bildim biz hep birlikte ümmettik ve birlikte koşacaktık, çok daha iyi bildim.

Öyle gururluyum ki. Helalliğini alıp zerre tereddüt etmeden meydanlara koşan her kardeşimle ayrı şükrettim, ayrı gururlandım, ayrı meleklerin şahit olması duaları ettim. Her koşan abimle, kardeşimle ümmet olmayı becermememize dair umudum arttı. Her koşan abimle, kardeşimle, amcamla başım biraz daha göğe doğru kalktı. Onlar koştukça korkmadım, biliyordum önce Allah sonra da hepimizin davası için koşuyorlardı, biliyordum onların birisi kalana kadar kimse bize uzanamazdı. Biliyordum bu siyasi bir mücadele değil Hakk'la batılın mücadelesiydi. Yine biliyodum ki şükür ki Allah bizimleydi ve Allah bizimleyse muhakkak galip olacak bizdik.

Daha dün orada olamadığımız için kardeşlerimizden helallik isteyerek izlerken Adeviyye'yi oradaki kardeşlerimizle aynı mücadeleyi vermeyi nasip etti Mevla. Yalnız ümmet oluşumuz değil dimdik duruşumuz da bir oldu, hissiyatlarımız da bir oldu. Esma'nın nasibine düşenden bir parça da olsa bizim de nasibimize düşmüştü. Kızılay'da o meydanda dururken hep aklıma onların sokakları doldurmuş gözyaşları içinde dua eden videosu geldi. Şimdiyse onlar bize uzaklardan selam ediyorlardı, onlar uzaklardan ''ahi ente hurrun'' diyorlardı. Gönlümün içinde yankılanıyordu selamları, duymakla kalmıyor gönlüme sarıyordum selamlarını. Selamları inşirahım, selamları desteğim oluyordu. Ve aleykum selam...

Şimdilik bu kadar. Bu kadar çünkü hâlâ kalemini alıp köşeye çekilmiş bir gönülden ziyade direnen bir gönle ihtiyacımız var. Yazmanın da vakti gelecek inşAllah. Az kaldı, doğum sancısının ardından gelecek doğuma çok çok az kaldı Allah'ın izniyle. Unutmayalım çok şükür ''Allah bizimle''.

''O halde gevşemeyin ve üzülmeyin! Eğer gerçekten mümin kimseler iseniz en üstün olanlar sizsiniz!''

       Ali İmran / 139



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder