18 Şubat 2017 Cumartesi

Kapılar ve Şifreler






''Sizin yaratılmanızda ve canlıların yeryüzünde yayılmasında, kesin olarak inanan kimseler için ibretler vardır. '' Casiye Suresi 4


Düşünmez misiniz, akletmez misiniz diyor Allah birçok yerde. Şuna tüm kalbimle inanıyorum; Mevla aslında önünde durduğumuz her kapının anahtarını aleme gizliyor, bulalım istiyor, bulalım ve O'na sımsıkı sarılıp kapıyı açıp şükürle girelim istiyor. Dağlar diyor, kuşlar diyor, yer ve gökle sınırlı kalmıyor sadece yerin altına da göğün üzerine de tefekkür edebileceğimiz şifreler gizliyor. Şöyle bakarsak çok heyecanlı değil mi aslında? 

Başına bir musibet geliyor ve bakıyorsun ki anahtarların yetmiyor bu musibeti aşacak kapıyı açmaya. Acizliğini, kulluğunu iliklerinde hissediyorsun.. Sonra ''ben ne yaptım da başıma bu geldi'' demek yerine tek tek alemi okumaya başlıyorsun. Öyle sokakta gezerken kafasından bin bir düşünce geçen insanın ağaçlara, gökyüzüne baktığı gibi değil ama. Tiryakını arayan hasta gibi, ateş etrafını sarmışken suya uzanan biri gibi... Aleme ayetlerini, ayetlerine alemi gizleyen Mevla'ya hayran ola ola arıyorsun anahtarı, her aşaman hayranlığını biraz daha arttırıyor. Anahtar ne zaman önüne çıkacak bilmiyorsun, üstelik gerçek manada aramaya başladıysan şahit olduğun mucizelerin güzelliğinden anahtarı da düşünmemeye başlıyorsun. Sonra bir gün, bir an bir ''tık'' diye bir sesi geliyor. En beklemediğin anda bir bakıyorsun çoktan kapıdan içeri girmişsin. Birçok insan şu aşamalarda hissedilenleri hissedebilmek, onun heyecanını yaşayabilmek için saatlerce oyun oynuyor. Öyle ki bunda sanalda oynadıkları oyunda olduğu gibi kapıyı açınca bitmiyor, o kapıyı açıyorsun ve bu sefer hiç beklemeden yeni kapıya doğru bir yolculuk başlıyor. Dünya yaşamasını bilene pek heyecanlı bir yolculuk aslında.



Tırtılın kozasını örüp kelebek olmasını hepimiz biliriz. Bu kadar değildir sadece, tırtıl larva döneminden tırtıl olana kadar da aşamalardan geçer. Tırtılın kozayı örmeye başlaması da öyle kolay değildir yani. Biraz incelediğimde döneminin biri için "bu dönemde solar, soluklaşır, buruşur" ifadelerini okudum ve tebessüm ettim. Ne kadar da insan gibi değil mi?  Bunun ardından tekrar yemeye başlar, tekrar hareketlenir, tekrar şişer ve sonra yine aynısı gibi durur, soluklaşır. Bu da tam olarak insan gibi aslında, bizim de hiçbir halimiz sonsuza kadar aynı değil sonuçta. Dönemleri meşakkatleriyle atlatan ve tırtıl olan mucizevi canlı yine yoruldum durayım demez. Kendi kendini sarmaya başlar. Kendini kozasına sıkıştırmaya başlayan tırtılın dünyanın en kıymetli kumaşının ham maddesini üretiyor olması da "hiç akletmez misiniz?" uyarısının içindeki akletmediklerimize girmez mi? Hadi düşünelim biraz. 

İpek böcekleri o kadar evreden geçip kendini sarma pahasına dünyanın en kıymetli ipliğinin üretilmesine vesile olurken kelebek olup da içinden çıkarken ipeğe zarar vermesin diye genellikle koza bittiğinde kaynatılarak öldürülüyormuş. Bunu okuyunca da derin bir iç çektim, gözlerim doldu. Sonra düşündüm, tırtılın ona ilham edilene uyup da görevini yerine getirmişken öldürülmesi ondan bir şey eksiltir mi? Hatta bu tırtılları kelebek olup uçmaktan daha mutlu ediyor bile olabilir. İnceden sızlayan yüreğime bunu bassam da muhtemelen artık elimi her ipeğe sürdüğümde içimin bir yanı yine inceden sızlamaya başlayacak. Düşünmek her zaman aynı etkiyi yapmıyor demek ki, bazen de içli bir eylem olabiliyor. :)


En sıkıştığımız, ''Bir mağaraya kaçıp günlerce orada öylece durarak yaşamak istiyorum'' dediğimiz anlarda çevremizi ipek vari hayırlarla, güzelliklerle sarmalarsak Allah'in izniyle günü gelince kelebek olup uçuveririz belki de kim bilir, ne dersiniz? 


Kalemimin dönmeye pek müsait olmadığı bir gece olsa da yine de vazgeçmeyip döndüğünce bir şeyler yazmak istedim. Akledenlerden olmamız duasıyla. :)

2 Şubat 2017 Perşembe

Dünya




Birisi bir gün kendi bahçesinin çiçeklerini bilmeyip daha onlardan birinin kokusunu diğerinden ayıramazken karşı kıyının fabrikalarının bacalarından çıkan dumanın peşinden gitmiş. Sandalla karşı kıyıya geçerken ardından tüm çiçekler adına fısıldamış menekşe: "Burada menekşeyle gülün kokusunu bile ayıramazken bir gün orada dumanlar seni boğupta genzinde katran biriktiğinde aslında tüm menekşelerin bile aynı kokmadığını anlayacaksın."

Dünya değil mi dönüyor işte. Çakılı kalamıyor içinden sonsuza dek çıkmak istemeyeceğimiz bir anın orta yerinde. Biz öylece kalması için her şeyi durdursak bile bu sefer de eskiyor durdurduklarımız, yaş almanın izleri düşüyor benzimize. Dünya dönüyor, döndükçe bir yandan da "Bak dikkat et yalnızca an senin." diyor. Dönmelerden sonra andan bir diğer ana geçerken bazen şenlik geliyor bazen hüzün, bazen bir müjde karşılıyor bizi bazen de rüyada görsek kabus diyeceğimiz bir sürpriz. Ama o da dönüyor, acı da bâki değil sonuçta. Allah muhafaza cehenneme gitsek bile ihtimal var felah bulmak için. Her şey böylesine dönerken ve geçerken O'nun adıyla dokunduklarımız mucizevi bir şekilde "sonsuz" oluveriyor. Dünya dönüyor ama ardında bıraktığı her şey de bir yerlerde birikiyor.

Bazen de şerlerin defolması için dünyanın dönmesi gerekiyor. Kendini asmak için ipi hazırlamış kadın dünyanın dönmesiyle geçen birkaç saniyenin ardından uyanan bebeğinin ağlama sesini işitip ipi kesip koşup bebeğine sarılabiliyor mesela. Veyahut da her yola çıktığında yağmur yağsa da ıslanmaya aldırmadan dua etmektep vazgeçmeyen biri dünyanın dönmesinin ardından aynı yollardan dualarının kabul olmasıyla açmış Güneş için şükrederek geçebiliyor. Dünya dönüyor, bizim için nizamla kurulmuş dünyanın dönüşünün bize kasıt olduğunu düşünmek nankörlük olmaz mı? Dünya dönüyor evet hem de biz daha sağlam durabilelim diye.

Bir hastane odasının kapısında dua dua beklerken insan, dünya on kat hızla dönmeye başlayacakmış deseler derin bir "oh" çekerdi muhtemelen. Dönüp de hasret olduklarına yeni kavuşmuş birine aynısını deseler "Durun ya hu, bir nefes alalım." der. İkisi de aynı dünya içinde, ikisini de kayırmadan emredilen hızda dönüyor dünya.

Dünya demişken küçüklüğümden beri kalabalıklar arasında dolaşırken aynı dünya hatta aynı metrekare içinde her insanın ayrı bir dünyası olmasına ve bu dünyaların birbirine bu kadar yakın geçmesine rağmen birbirlerini öyle usulca sıyırabilmesine şaşkın şaşkın bakarım. Herkes eteklerini toplar gibi dünyasını birbirine dokundurmadan geçmeye çalışır genelde. Ama şöyle de bir şey var ki yanından geçerken tanımadan tebessüm ettiğimiz birinin dünyasında o vakit bir yıldız kayar ve onu görürse o da tebessüm eder.

Birbirimizin düşmanı olmadığımızı hatırlamamız gerek. "Hatır" için neler yapılabileceğini bir kez daha düşünmemiz gerek. Kendine güvenmez, kendini öncelemezsen ezilir gidersin diye haykıran çağda ilk imtihanın "kibir" yüzünden kaybedildiğini unutmamamız gerek. Ne zaman birine karşı sonu gelmeyecek sandığımız kızgınlıklar hissedecek olsak "olüm" dememiz gerek. Her türlü şerli hissiyatın ardından içimize biraz daha fazla "ölüm" basmamız gerek. Birisi biraz fazla koyu renk giyse içinin de rengi solmuş sanılan şu çağda mühim olan asıl rengin gönlümüzün rengi olduğunu birbirimize hatırlatmamız gerek. Kalbimizin beyazına kara düşmesini elbisemize leke düşmesinden daha fazla önemsememizin bile bir direniş olduğunu bilmemiz gerek. Kalbimizin kinle çarçur edilmeyecek kadar güzel hissiyatlarla dolabilecegini farketmemiz ve onlarla dolması için gerekirse dua dua el açmamız gerek.

Hanımefendi yazının girişi ayrı bir hava gelişmesi daha ayrı bir hava sonucuysa hepsinden ayrı diyebilirsiniz, diyin de hatta. Belki ömrümüzdeki birçok şeyde olduğu gibi bunda da hepsini birbirine bağlayan bir ip vardır da ipin ucunu biz bulamamışızdır kim bilir.