18 Haziran 2016 Cumartesi

Özlem Kokulu Yazı


         



      Özlemek. Öz/lemek hatta. Özle bir olmayan özlenir mi? Öze geçirdiğimizi, yanımızda olmasa da özümüzde taşıdığımızı özleriz. Özümüzde, içimizin sevgiye nazır bir yerinde taşıdığımızdan bedenen olmaması varlığını unutmamıza yetmez. Özleriz, özledikçe özümüze geçirir daha çok severiz. Hatta bence özlemin kokusu var, böyle içe çektikçe daha da çok özleten bir koku.

     "Özlemek" birazdan yazılacak yazının özeti olduğu gibi ömrümün de özetlerinden biri. Kalın puntolarla yazılmış özetlerinden biri hem de. Özlemelerim çoğu geçmişten ziyade geleceğe, en çok da cennete, Bâki'ye..


     Gitmediğim bazı yerleri içimi titretecek kadar özlüyorum. Bir yerler var, bazen benzerlerine fotoğraflarda rastlıyorum ve sarılıp uyuyasım geliyor. Uyumakta güçlük çekenler bilirler huzurlu uykunun ne denli kıymetli bir şey olduğunu. Bazen özlediğim bir dostluğun, yaşamadığım ama tahayyüldeki sevdiğim bir anının, sıcacık gelen bir gönlün köşesine kıvrılıp uyumak isterim. Mutlu olduğum, sevdiklerimin çoğunun bir evin içine toplandığı zamanlarda da yan odaya geçip uyumak isterim ancak konumuz şu an bu değil, belki başka yazıya. Şimdi özlüyoruz, içlene içlene özlüyoruz hem de.

      Elimden tutup çimenlikte ağaçların altında kitap okumayı isteyen bir dostum olmadı hiç, aklıma estiğinde kaçıp gidebileceğim bir dere kenarım olmadı. Çocukluğumuzu anıp da kahkahalar atacağım pek çocukluk arkadaşım yok, çocukluğum dediğim dostumu cennete uçurduğumuzdan beri çocukluğumun ortasında yalnız kaldım. Evet bizim de anılarımız ve yaramazlıklarımız vardı ama genelde kahkaha olarak değil de sıcacık yaşlar olarak dışarı çıkıyor. Onun göçüşünün en büyük vurgununu onun vefatından yıllar sonra babasının gözlerine bakmaya cesaret ettiğimde gördüm. Beni, yavrucağının birlikte büyüdüğü kızı gördüğünde kıpkırmızı gözleriyle ağlamamak için dişlerini sıkarken ikimiz de özlüyorduk, ikimiz de o anları hatırlıyorduk, ikimiz de aynı özleme susuyorduk. Velhasıl geçmişe dair özlem derseniz onun bendeki adı Zehra. Çocukluğa dair özlem derseniz onun bendeki adı Zehra. Sabahlara kadar sohbete özlem derseniz onun bendeki adı Zehra. Sevdiklerine yansıtamadığın, içinde fırtınalar koparan özlemin derseniz onun adı da Zehra. Özlemimin bir parçasının adı 'Zehra'. Kandil günü tövbesinin peşinden uyuyup bir daha uyanamayan meleğimin ruhuna birer fatiha o vakit, özlemle.

      Tanımadığım insanları özlüyorum bazen de. Bazense sadece tanımadığım, olup olmadığını dâhi bilmediğim 'bir' insanı. Anlar birbiri ardına akıp gidiyor, gençliğimde birlikte arkada bırakamadığımız her an bazen hüznüm oluyor. Birlikte yapabilecekken yapamadığımız şeyler, gidebilecekken gidemediğimiz yerler, uzun uzun bakabilecekken bakamadığımız güzellikler, birlikte vesile olsak çok daha kolay olacakken vesile olamadığımız hayırlar, koşup yanına gidip altını çizdiğim cümleyi okutabilecekken okutamadığım kitaplar hepsi bazen yalnızca özlemim oluyor. Neyse ki özleyerek değil yanımızdakilere sımsıkı tutunarak anı geçirmenin çok daha anlamlı olduğunu gönle hissettiriyor Mevla. Ama yine de bazen özlüyorum, çokça hem de.

      Aslına bakarsanız sadece özlemiyorum, sadece içlenmiyorum. Özellikle şu blogu biraz kurcalayan biri acaba bu kız hiç mi farklı şeyler hissetmiyor diye düşünebilir. :) Şükür ki anlatsam masal olabilecek anlar da yaşatıyor Mevla. Her saniyesini yaşarken içimden ''çok şükür'' dediğim ve kaybolup gitmesinden korkuma dilimden, kalemimden çıkamayan anlar. Sizler masalımsı anlarınızı paylaştığınızda bile kaç kere maşAllah diyorum bilmiyorum ki. Çünkü dünya fani, çünkü dünyada ansızın uçup gidebiliyor gözlümüzde şakıyan kuşlar. Biraz daha kalsınlar, biraz daha tebessüm edelim diye gözlerimi kapatıp tebessüm etmeyi tercih ediyorum. Yoksa inanın içinden rengarenk balonlar yükselen cümleler de kurabilirim size şükür ki, ama balonlarıma tutunup gezmeyi tercih ediyorum.

       Başını okşayamadığım çocukları da özlüyorum bazen. Birlikte tebessümler edemediğimiz yavrucakları. O yavrucaklarla ayak basamadığım şehirleri, ülkeleri, toprakları. Cennetin benim için bir anlamı da bir yerlerde çocukların ağlamadığını, gönüllerinin mahsun olmadığını bilmenin güzelliğiyle tebessüm edebilmek olacak. Herkesin güldüğünü bilerek gülmek nasıl bir güzelliktir Allah bilir.. Güldüğümüzde nasıl nurlar dökülür gözlerimizden Allah bilir.. Diğer bir anlamıysa özlememek olacak, özlediğim her şeyin avuçlarımın arasında olması olacak. Dünyayı özler miyiz dersiniz? Özlersek izleriz sanki nolmuş. :) Özlediğim anlar, gidemeden özlediğim yerler, tanımadan özlediğim insanlar, tanımadan bilmeden özlediğim insan..

      Cennete gidersek özlemlerin hüzünlü yanını dünyada bırakıp gideceğiz Allah'ın izniyle. Cennete gidersek... İnşAllah. :) 

17 Haziran 2016 Cuma

İhtilal




Şu an bir yerdeyiz. Neresi olduğu çok önemli değil ama gerçekten hatrımıza geldiğinde bile şöyle bir iç çekip hafiften tebessüm edebildiğimiz bir yer. Belki sevdiklerinizin çoğunun buluştuğu bir akşam yemeğinde, belki bir lise sırasında, belki bir dostun omzunda.. Ama anladınız gerçekten kıymetli bir yer.


O huzuru soluduğunuz yerde ansızın sol yanınızda ihtilal başlıyor. Böyle sizin zerre haberiniz olmadan çıkan ve sizin izniniz olmadan ellerinizi, zihninizi, bakışlarınızın netliğini, kulaklarınızı, dudaklarınızı kilitleyiveren bir ihtilal. "Yeri mi şimdi?" "Hayır hayır vakti değil, sakın yapma bunu!" demek istiyorsunuz ama boğazınızda düğümleniyor, içinizde bir şeyler lisanı haliyle üzgünüm ama şu an seni dinleyemeyiz diyor. Onlarca yüzlerce insan, uçuşan gülümsemeler olsa da siz soluklaşıyorsunuz git gide, kalan son konrolünüzle en azından diğerleri farketmesin diye tebessüm etmeme izin ver bari diyorsunuz, dinlemiyor bile otorite. Elleriniz soğmaya başlıyor, ayaklarınızın kanı çekiliyor. Evet başta en huzur bulduğumuz yerdeydik ben de hatırlıyorum ama işte bazen nerede, kimlerle olduğumuz ansızın anlamını yitiriveriyor. İçimizden bir yerlerin baskısıyla da olsa o an merkez içimizin ortası, o an başıma okşayacağımız kişi kendimiz oluveriyoruz. A'nın B'nin değil kendi merhametimize ve kendimizi usulca O'nun ellerine bırakmamıza ihtiyacımız oluyor.

En mutlu anlarında saniyelik de olsa gözleri bir yerlere takılıp kalan ve sizin seslenmenizle irkilip hafif bir afallayışla kendini toparlayıp tebessüm etmeye çalışan insanlar gördünüz mü hiç? Çok dertleri olduğundan değil, çok üzgün olduklarından değil, o an bir şeyin onları alıp götürdüğünden, belki de dünyada olduklarından.. Neyse bu başka mevzu.


Bazen kendimi akışına bırakırım tuttuğum tüm iplerle birlikte. Belki küçüklükten beri duyduğumuz suyun aktıkça durulacağına olan inancımızdan, belki o anlarda kendime dokunmaya cesaretim olmadığından. Bırakırım öylece, boğazımdan selamsız giriş yapan karıncalar soluk borumdan yavaş yavaş aşağı doğru ilerlerler. Her adımlarını hissederim. Benim için ilk paragrafta bahsettiğim o anların startıdır o karıncaların girişi. Öyle beş onca karınca değil, toplanıp cümbür cemaat gelirler bi geldiklerinde.


Aşağı doğru inip kalbimle nefes borum arasında bir yerlerde dolanmaya başlarlar karıncalar, en çok o anlarda canım yanar. Muhakkak karınca yuvası görmüşsünüzdür, hızlarına bakışlarınızın yetişmediği binlerce karıncayı hayretle takip etmeye çalışmışsınızdır. İşte kalbimle nefes borum arasında aynen öyle koşturmaya başlarlar. Yuva yapacakmış da buldukları her şeyi oraya taşımaya çalışıyorlarmış gibi. Soyut şeyleri, özellikle de acı gibi sevgi gibi hissettiğimiz şeyleri anlatmak zordur. Hissedebildiklerimizi karşıdakine tam olarak anlatabileceğimiz bir şey çıkarsalar en çok bu hissi anlatabilmeyi isterdim sanırım. Beni en kıvrandıran, olduğum yerden koparıp götüren bu hissi.. Kalp gıdıklanmasıyla sızlaması arası bir şey, böyle soluğu yarım aldıran, yeri de belli dokunduğumda somut bir ağrı vardır. Sevdiğin biri bir yerlerde düşüp kalmış da haberin yokmuş gibi bir his. Bu hissi diğerlerinden ayıransa nedenini hiçbir zaman tam olarak bilmeyişim oluyor. Belki de birikmiş tüm sızılarımın ansızın bir ihtilalle çıkışı.. Karıncaların her adımı bu hissimi daha da arttırır, kusmak isterim tüm karıncaları kusa kusa bu histen arınmak..

Kusmak, inanın sandığımız kadar iğrenç bir şey değil. Kötülükleri çiçeğe değse soldurup öylece bırakacak insanları görmek, duymak hatta tanımak kusabilmenin bize bahşedilmesine şükretmeme vesile oldu. Mesela İsrail'e dair malumatı olan biri kusmayı iğrenç bulmamalı bence, veyahut da çocukların iki kolu beşiğe bağlı görüntüsünü gören biri.. Kustum, hatırladıkça kustum. Zaman geldi bir çocuğun bakışlarına bombalarla düşmüş donmuşluklara vesile olanlara olan öfkemle kustum, zaman geldi birilerinin gönlünü yangın yeri yapıp kaybolup gidenlere olan öfkemi kustum, zaman geldi yüzüne tek kelam etmeye tenezzül etmeyeceklerim hatrıma geldi, kustum. Kusmasaydım inanın o karıncalar nefesimi kesip beni oracıkta gözüm bir yere takılı bırakabilirlerdi. O gün anladım kusmak da rahmetti..

Nereden çıktı şimdi bunlar? Aslına bakarsan günlerdir bugün okuyunca içimize bahar kokuları yayacak şeyler yazmayı planlıyordum. Böyle en sevdiklerinle yaptığın yolculukta oradaki herkesin ortak sevdiği parça çalarken tebessümle kafanı cama yaslarsın ya, işte o an hissedilenler misali şeyler hissettirecek bir yazı olsun istiyordum. Olmadı, öyle her istediğimiz her istediğimiz vakit olmuyor değil mi ama. :) Çok şükür olmuyor.

Olana, olmayana, sızıya, huzura, inşiraha, çocuklara, güneşe, ateşe, dualara ve karıncalara çokça şükürle. :)

1 Haziran 2016 Çarşamba

İçleniyorum




İçli bir türkü çalmasına gerek yok veyahut da inceden bir sözün gelip gönlüme değmesine, genel olarak "içleniyorum".

Dışarda köpekler havlıyor, içlerinden biri hepsinden kaçıyor gibi, içleniyorum.
Otobüste duran amcanın omzu çökük, uzaklara bakıyor, içleniyorum.
Biri diğerinin karşısında ezilip büzülüyor, içleniyorum.
Karton toplayan çocuk akşam vakti evine dönüyor, arabasının içinde kartonların üzerinde ablası gülerek yokuş aşağı gidiyorlar, içleniyorum.
Bir anne dilinde "canları sağolsun" ile camdan dışarı bakıyor, içleniyorum.
Bir kadın parkta oynayan çocukları izlerken elindeki yeleğe bakıp ağlıyor, içleniyorum.
Yavruları kaybolmuş kedi ağlaya ağlaya etrafa koşturuyor, içleniyorum.
Biri birini tüm umutlarının orta yerinde bi başına bırakıp gidiyor, içleniyorum.
Biri birine hiç uzanamıyor, içleniyorum.
Kornalarla bir kız alınırken evinden bir delikanlı bavulunu topluyor, içleniyorum.
Muhacir çocuklar gözlerine birikmiş tüm enkazlara rağmen etrafa gülücükler dağıtıyorlar, içleniyorum.
Düşen bir kitabın sesiyle korkup büyümüş gözleriyle ellerini kulaklarına götürüyor aynı muhacir çocuk, içleniyorum.
"Biliyor musun annem beni yaktı." diyor bir çift kara göz yedi yaşında dondurdukları bakışlarıyla, içleniyorum.
Çikolatadan miniklerimin tebessüm ettiği fotoğraflarda biri bakışlarına birikmiş acıyla fotoğrafa takılıyor, içleniyorum.
Tıka basa doldurup siyah camlarının arkasında zaman da dahil olmak üzere çoğu şeyi unuttuğumuz avm çıkışlarındaki ışıklarda bir lira için arabaların önüne atlıyor bir çocuk, içleniyorum.
Bi de bilse ondan ne de güzel mümin olur diye bir cümle dökülüyor birinin ardından dilimden, içleniyorum.
Biri deli demeye bin şahit isteyen meczubluğuyla dilinde ömrünü ezip geçmiş bir cümleyle yolları mesken biliyor, içleniyorum.
Öyle şu anda olmasına gerek de yok, zaman mekan demeden "içleniyorum".
Kitapta A kişisi boynunu büküyor, içleniyorum.
Muazzez Hanım sesine ilişmiş mesafelerle o şiirden haberim vardı ama... diyor amasını duymam yetiyor, içleniyorum.
Sultanahmet'te başlar secdeye değerken Ayasofya sabırla bekliyor, içleniyorum.
Hz. İbrahim ardını dönüp gidiyor, Hz. Hacer "Bunu sana Rabbin mi emretti" diyor, içleniyorum.
Ve yine Hz Hacer gönlüne teslimiyetini basa basa safa ile merve arasında koşuyor, içleniyorum.
Efendimiz başka bir İbrahim'in ardından bir damla yaş döküyor, o yaşın altına elimi uzatamıyorum yalnızca içleniyorum.
Hz. Aişe gönlünün bir yanı mahsun Rabbinin ayetlerine tutunuyor döndüğü baba evinde, içleniyorum.
Ka'b Rasullü haykırışlarla, herkesin suskunluğunun ortasında tek bir selamı bekliyor, içleniyorum.
Hz Vahşi uzaklardan Efendimiz'i izliyor, içleniyorum.
Hz Ali ile kılıç kılıca gelen Zübeyr B. Avvam Efendisinden gelen bir cümleyi duyunca "Geri döneceğim" diyor tüm kararlılığıyla, içleniyorum.
Biz hangi eşarbımızı takacağımızı düşünürken Hedil peçesini açmadığı için kurşun yiyor, içleniyorum.

Dünya içli bir yer. Bizler de kimi zaman ıskalasak da genel olarak içleniyoruz. Öyle çok günahsız, arınmış olduğumuzdan falan değil, hâlâ hissetmekten vazgeçmediğimizden içleniyoruz. Böyle bir dünyada hâlâ içlenebildiğimize şükrede şükrede içleniyoruz. İçleniyoruz ama ölmüyoruz şükür ki. Ölmediğimizden içleniyoruz, bir gün öleceğiz ve tüm içlenmelerimiz burada kalacak Allah'ın izniyle. Bekliyorum, bekliyoruz.