27 Mart 2016 Pazar

Ağlayalım





Kalbim zaman zaman normalden daha hızlı, daha şiddetli çarparak varlığını bana hatırlatır. Tıp dili ismine taşikardi diyor, acile gripten bile gitsem tık tık bir köşeye onu yazıyorlar ama bence asıl adı dünya çarpması. Bazen hayırla bazen şerle, o gün nasıl yaşadıysam ve nasibime ne düştüyse artık onun tetiklemesiyle sinyal veriyor. Bazı geceler bu şekilde çarptığında sabaha gözümü açabilecek miyim acaba diye bir korkuyu içimde hissettiğim bile oluyor. Bazense acımasına öyle şükrediyorum ki...  Elimi omzuna koyup ''Evet evet tam vakti, sana acımak gibi bir haslet verildiyse onu kullanma vakti bu vakit, şimdi acı şimdi ver sana kondurulan bu hasletin hakkını. '' diyorum. Normalde ağrıdığında içime hafifçe yayılan kaygı o zaman yerini şükre bırakıyor. Çünkü biliyorum milyon tane dünyevi acı yalnız incitirken Hakikatli bir acının sancısıyla ölmek şehadetten damlalar taşır. Şehit olanların yüreklerinde taşıdıklarına dertlenerek gidenlerin üzerine de şehadetin kokusu siner. Zerresi üzerimize düşse şükürle cennete koşacağımız koku...

Bazen yaşlarımız akarken onlara hiç dokunmayız, olabildiğince aksınlar isteriz. Akarken çizdikleri yollara melekler şahit olsunlar diye dualar ederiz. Çünkü bazen akmalarına vesile olan acılara karşı olduğumuzu sadece gözyaşlarımızın çizdiği o yollarla gösterebiliyoruz. Çizdikleri yollar belki cennetimize çıkar diye umuyoruz. Çizdikleri yollar belki bizi akmalarına vesile olan yerlere götürürler diye bekliyoruz... O yollar da kesilirse ne kalır bizden geriye?

Çoğu zaman içinde boğulma tehlikesinde olduğumuz dünya şükür ki bazen gönlümüze fazla fazla ağır geliyor. Ağır geliyor gelmesine ama şu da var ki bazı acılara yalnız yaşlarımız değebiliyor. Yaşlarımızın değdiği acılara ellerimiz de değebilsin diye uğraşıyoruz. Peki bu akşam noldu? Noldu da elimde çayım bir şeyler yapmak yerine kalemime sızı düştü?

Belgeselde sınırdaki bir kampı izledim. Altmış beş yaş civarındaki teyzenin gözleri... Bir gözde kaç acı ve sevinçli sahne birlikte dönebilir? Kaç hicran kaç bomba kaç yıkıntı sığar bir göze?  Hepsine rağmen kaç "hamdolsun" çıkabilir bir ağızdan? Peki ya gencecik yaşında enkazın altında ayaklarını bırakmış bir genç kızın bakışında kaç hayalin enkazına rastlanır? Boncuk boncuk akan yaşları kimlerin ateşine alev olur? Sahi ağzından isyan çıkmamasını istercesine sıktığı dişleri çok acımış mıdır?

Peki ya videodaki minik, bakışlarını böylesine donduran acının resmini çiz desek hangimiz bakmaya cesaret edebilir? Belki de hepimizin tek tek özür dilemesi gerekirken hangimiz ellerini tutabiliyoruz? Rabah gibi annesinin adına kendini sarıp sarmalamakla ancak sakinleşebilen kaç yavrucak vardır?

Rabah'ın bakışları... Rabah'ın gözyaşlarını tutması... Rabah'ın yüreği... Rabah'ın....

Pardon, çok klişe olacak belki ama ben hâlâ net bir cevaba ulaşabilmiş değilim: Nasıl hesabını vereceğiz? Bir çocuğun bomba sesleri altında uyumasının sıradanlaşmasının, onların duyduğu bomba seslerini televizyonun sesiyle bastırmamızın hesabını cidden nasıl vereceğiz? Şaka değil tüm olanlar, vallahi abartı değil gerçekten insanlar parçalanıyor... Zaman gelip dualarımızın dâhi değmediği acılara karşı öteki tarafta nasıl bir savunma yapacağız? Hadi oralar çok uzak  gidemediğimizden uzak yüreğimiz (!). Peki evimizden çıksak yarım saate kalmadan ulaşacağımız insanların acısını hiç hissetmeden göçüp gidersek ahirette onlarla nasıl yüzleşeceğiz? Hadi onlar yaşadıkları her türlü acıya ''hamdolsun'' diye diye Allah'ın izniyle sonsuz güzelliğe kavuşacaklar, gözlerini kulaklarını kapatmış sonsuz ateşe doğru ilerleyenlerimizi napacağız? Peki ya yürekleri alev alev yananların, tek tesellisi Mevla'ya teslimiyeti olanların acısını küçümseyip yedikleri iki üç lokmaya göz dikenleri, onları horlayanları... İtilip kakılan bir çocuğun yüreğindeki çiziklerin hesabını dünyadaki hangi bedel ödeyebilir? Bazı kirleri yalnızca cehennem temizleyebilir...

Ağlayalım. Hâlâ ağlayabiliyorsak şükredelim.

Ağlayalım. Sağ yanımızdaki meleğe yazması için yalvarırcasına ağlayalım bazen ve en azından öyle gösterelim kimden tarafa olduğumuzu. En azından öyle bağrımıza basalım gördüklerinden bakışları donuklaşmış bir çocuğu...

Neden mi yazıyorum bunları? Belki de onca israf ettiğim kelimenin arasında birkaç kelamım da hayra şahitlik etsin istiyorum. Belki de benim belgeselle gönlüme düşenden bir damla yazıya düşer de birinin de yaşları şahidi olur diye umuyorum. Belki de...

Bir cennete gidebilirsek derin bir soluk alacağız Allah'ın izniyle... Korkuyorum, çok korkuyorum ama  gözümüzün gördüğü ya da görmediği yerlerde acının olmadığı bir mekanda soluk almak için sabırsızlanıyorum. Allah yar, Allah şifa...

4 Mart 2016 Cuma

Dağılan Biz, Toplayan Mevla





Dediklerine uymadığımızdan içimizin her yanının ayrı bir tarafa dağıldığı vakitlerde kalan son takatimizle yine O'na gelmemizi isteyen Rabbimizi sonsuz şükürler olsun...


Biz dağıtmayı pek güzel beceririz, O'ysa pek güzel toparlar. 
Biz kendi dağınıklığımız arasında kendimizden vazgeçmeye kalkarız, O'ysa onu dinlemediğimizden dağılmış olsak bile bizden ümidini kesmez.
Biz dağıtırken bile kendimize merhamet etmeyiz, O dağıttıklarımıza rağmen bize merhamet etmekten vazgeçmez. 
Biz dağıttıklarımızın ardından başımızı gömecek kum arar O'ndan utanırız, O'ysa her şeyimize rağmen şah damarımızdan dokunur bize.
Biz dağıttıklarımızın ardından dağınıklığımızın arasında nefes alamayıp girecek kovuk ararız, O kovukları soluklanacak mesken yapar bize.
Biz dağınıklığımızın arasında her seferinde bu kez kaybolacağız sanarız, O dağıttıklarımızdan hayrına çıkan yollar çizer bize.
Velhasıl bize rağmen O her daim sımsıkı tutar ellerimizi.

Mevla hayrıyla, merhametiyle, şefkatiyle toplasın bizi. Yaşımızdan mıdır çağdan mıdır bilmem ama rüzgar zaman zaman çok ani, çok sert esiyor. Öyle bir esiyor ki sıkı sıkı sarıldığımız, bizle kalması gereken çoğu şey Allah muhafaza ellerimizden etrafa savrulacakmış gibi oluyor. Onları tutmaya çalışırken ellerimiz çiziliyor, ellerimizin acısından toplamaya uzanmaya korkar oluyoruz.

Biz kendimize güvenip de toparlamaya kalktığımızda daha çok karıştıranlarız, Mevla toparlasın kenarımızda köşemizde kalıp da bir türlü yerine oturtamadığımız hangi razı olduğu amel varsa. Toparlayıp yerleştiriversin bizdeki olması gereken yerine. Bir ezanla, bir duayla, bir selamla diriltsin yüreklerimizi. Diriltsin ve diri tutsun gözlerimiz bu dünyaya kapanıp öteki aleme açılana dek. O diriliği birbirimize sahabi vari tutunuşumuzla, Rahman'dan yansıyan muhabbetle birbirimize bakışımızla hissedebildiklerimizle yoldaş kılsın bizleri.

Bazı günler başlarken bitiyor bende. Günümde gözümün açık olduğu son anlar alemin sabahına denk geliyor. Ondandır şu duayı da eklemeli: Mevla razı olduğu şekilde gecemizi, gündüzümüzü, uykumuzu, yaşayışımızı, yüreğimizi, ömrümüzü düzene soksun ve bundan bizleri de razı kılsın. Bu kız için özellikle son duaya çokça amin derseniz çok memnun olurum.

Amel defterinde bir gün daha yazıldı ve bitti, şimdi yeni bir sayfa çevriliyor. Ötekinden daha beyaz daha hayırlı daha tebessümlü olması duasıyla.


Dedi ki(Hz. Musa): "Rabbim, gerçekten, ben kendi nefsime zulmettim, artık beni bağışla." Bunun üzerine Allah da onu bağışladı. Çünki Gafûr (çok bağışlayan), Rahîm (çok merhamet eden) ancak O’dur.  
Kasas Suresi / 16

Yûsuf dedi ki: “Bu gün size bir kınama yok. Allah sizi affetsin. Çünkü O merhamet edenlerin en merhametlisidir.” 
Yusuf Suresi / 92

Eyyûb’u da hatırla. Hani o Rabbine “Şüphesiz ki ben derde uğradım, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin” diye niyaz etmişti. 
Enbiya Suresi / 83

Dedi ki (Hz. Nuh): "Rabbim, bilgim olmayan şeyi Senden istemekten Sana sığınırım. Ve eğer beni bağışlamaz ve beni esirgemezsen, hüsrana uğrayanlardan olurum." 
Hud Suresi / 47   

 Rabbimiz! Hesap görülecek günde, beni, ana babamı ve inananları bağışla. (Hz. İbrahim)  
İbrahim Suresi / 41 

Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz Sen, karşılıksız armağan edensin. (Hz. Süleyman)  
Sad Suresi / 35 


                         Resulüm! De ki: "Rabbim, bağışla ve merhamet et! Sen merhametlilerin en iyisisin."                                                             
                                                                    Muminun Suresi / 118