19 Kasım 2013 Salı

'Huzura dair' bir fiyasko

Resim yazısı ekle



   Söz vermiştim. Huzura dair bir yazı yazmaya çalışıyordum. Ne yaşarsak yaşayalım kalbimizin ortasında huzuru dâim tutmamız gerektiğine ve bunun nasıl olabileceğine dair. Herkese huzurun mutluluktan ayrı bambaşka bir duygu olduğunu duyurabilmek istiyordum. Çoğunun ümmet bu haldeyken huzurlu olunur mu ikazlarına rağmen acımız içimizi kavururken, acımızın şiddetinden cümle kuramayacağımız anlarda bile huzurlu olabileceğimizi ispat etmek için uğraşıyordum ta ki bu fotoğrafı görene kadar. Evet o kadar kanlı fotoğraflar arasında bu fotoğraf kırdı kalemimi..


   Gazze'nin genizleri yakan kokusuyla yaşayan bir kardeşimiz bana ''Burada insanların yaşamlarını sürdürmeleri ve ihtiyaçlarını temin etmeleri çok zor neyse ki Allah sabrımızı veriyor bununla yaşıyoruz.'' demişti. Bu fotoğraf o sabrı, sûkuneti, tevekkülü öyle hakikatli göstermiş ki... Bu fotoğraf koca bir kentin 'YA HAKK' zikrinin fotoğrafı.. Koca bir ümmetin 'UTANCI'nın fotoğrafı..Her daim psikolojik şiddetle karşı karşıyayken, namlunun ucunda ömür geçiriyorken, uykular ölümle bölünüyor bir çocuk gülmekten çok ağlıyorken sabredebilirken sıcacık evinde oturup komşusunun tıkırtısına söylenip huzurun kırk formülünün peşinde koşan ümmetin nankörlüğünün fotoğrafı.



  Şimdi acaba huzur kelimesini cümle içinde kullanmak caiz midir? Gökten yağan o kızıllıkların altında da insanlar 'huzur' diyebiliyorlar mıdır? Arapça'da şu sıralar huzurun karşılığı tam olarak var mıdır? Çok şey sorulup çok şey yazılabilir ancak henüz kalemim Gazze'nin taşıdığı ağırlığı ağırlığınca anlatabilecek kuvvette değil..

    Sonuç olarak sözümü tutamıyorum. O bombaların altında kalan ben olsam ve bana 'huzurlu olmalısın' dense diyenin yüzüne tükürmeyeceğimden emin olduğum gün o yazıyı yazacağım inşAllah..

29 Ekim 2013 Salı

Sonsuzcasına

     



         ''Bir çiçek, hiç solmayan,
          Hiç koparılmayan,
          Hiç yalanı olmayan,
          Sonsuzcasına. ''
 
      Sonsuzluğa meyyal naif yüreğiyle hiç yalanı olmayan çiçeklerin büyüdüğü, gözlerin kirinden olduğu gibi düşlerin kirinden de uzakta tutulmuş bir yer. Ağaçlarındaki her meyveye duayla dokunulan, suyunun hidrojen ve oksijenin değil samimiyetle tebessümün birleşiminden meydana geldiği bir kent. Bir papatyanın diğer papatyanın ardından kinle bakmadığı, sincapların laf taşımadığı, erguvanların birbirini kıskanmadığı bir kent. Öyle çok çok uzaklarda, aşılmayan dağların ardında değil tüm hengamenin ortasında usul usul büyüyen bir kent.

    İç alemimizin rengi kadar rengimiz. İç alemimizin ahengi kadar coşkulu sesimiz. İç alemimizin heycanı kadar ışıltılı gözlerimiz. İç alemimizdeki düğümler kadar karmançorman hatta çormankarman bakışlarımız. Ve çözdüğümüz düğümler kadar temiz gülüşlerimiz. Çözdüğümüz düğümlerimiz kadar tam soluklarımız. İçimizdeki baharlar kadar bahar mevsimimiz ve içimizde dönüp duran sözcüklerin derinliği kadar yanık cümlelerimiz. Veya da tam tersi iç alemimizin basitliği kadar basit günlerimiz. İç alemimizin donukluğu kadar donuk her bir sözümüz. Ve en önemlisi 'dualarımız' kadar o alemimiz. İnancımız kadar, vazgeçmediğimiz kadar.. İçimizde tüm bunlar olup biterken sol yanımızda değil de sol yanımızdan hafif aşağıya doğru bir yerde bir boşluk var O'nun izniyle bizim inşa etmemiz istenen işte oranın düzeni kadar düzenimiz.

     Tam olarak o boşlukta kuruldu o kent. Etrafı öyle kalın tellerle çevrildi öylesine muhafaza edildi ki şükür sol yanda olan depremlerden hasarsız çıktı. Tekbir yaprağına dâhi kir damlamadı. Şer işitmiş kulaklarıma, şer görmüş gözlerime, yeri gelmiş ağzına şer almış dilime rağmen şer giremedi o kente, Allah muhafaza etti.. Sol yana kirli ayaklar bastı, sol yana mazlumun beynine inen kurşunlar indi, sol yana derin çizikler atıldı ama orada kuşlar ötmekten vazgeçmedi. 

     Tüm kuşlara savaş açıldı, denizler kirlendi balıklar son nefeslerini verdi ama oradaki kuşlar korkup da uçmaktan balıklar korkup da yüzmekten sular ürküp de dupduru akmaktan vazgeçmedi. Bazen ben korktum ama onlar korkmadı.. Ben korktum ama beraber gelecek misafirlerimiz için domateslerimizi suladığımız kedi korkmadı. Salıncağa dokunamadığım günler oldu. Salıncağa binemeyen her çocuk için salıncağın iplerini parça parça etmek istediğim günler oldu ama yapmadım. Bazen sanki göğünden ateş yağacak gibi geldi gözlerim o korkuyla kapanır gibi oldu ama şükür ki yağmadı. Çünkü dilediğinde ateşi su eden bir Mevla vardı.. 

     Daha çok şey yazacaktım aslında ama olmadı. Herbir çiçekten tek tek bahsedip kuşların tek tek ismini sayabilirdim ama beceremedim. Sonra bahçedeki panjurları pembe olmayan ama içinde yine de huzurun olabildiği köşk olmayan ama muhabbetle genişleyebilen o evden bahsedebilirdim. Yapamadım. Neden umudu kesip yalnızca yaşamak adına yapılması gerekenleri yapıp  çekilmek yerine o bahçelerin büyümesi gerektiğinden bile bahsedemedim. Benim için yazmak öyle sancılı bir süreç ki şu günlerde ancak bu kadar oldu, affola.





20 Ekim 2013 Pazar

Takunyalı çocuk

      Kimi zaman kendi içimizden kazıyıp da cümle yapamadığımız duygular, gülümserken bir yandan da ayağıyla karşısındaki insanın kuyusunu kazan insanlar, babaların zaman gelip kızlarının yüreğini parça parça edebilecek kadar şiddetli suskunluğu, ölümü yaşlılık işi olarak zihnine kodlayıp ölüm denince ' şu tatsız konu da nerden çıktı' diyebilen bizler, ayağı yalın yürüyen ve bir işim aksayacak diye peşinden gidemediğim o çocuk... Bir çok şey dönerken zihnimde burada takılı kaldım.

      Havada kışı aratmayan bir soğuk vardı. Eve geç kalmamak için adımlarımı hızlandırmış yürürken karşıdan geldi. Ayaklarında takunya, üstünde kahverengi muhtemelen günlerdir üstünden çıkmamış giyilmekten incelmiş bir kazak, kreme yakın yazdan kalma bir pantolan ve soğuktan uyuştuğundan adım atmakta zorluk çeken çorapsız ayaklar.. Gözlerindeyse altında düşler kalmış bir enkaz. Kışa yakın sonbahar geçirdiğimiz şu günlerde böyle biriyle karşılaşmanın şaşkınlığını üzerimden atamamışken beni farketmeden geçti yanımdan. Başı öndeydi, yalpalıyordu ve muhtemelen yetişeceği bir yer yoktu. Başım arkada kalmış bir şekilde ilerliyordum. İlerliyordum ama içimdeki çoğu şey ardından gidiyordu sanki. Dönüp peşinden gitmeliydim, sormalıydım. Ama adımlarım ileri gidiyordu, içimde bir ses işini hemen halledip dönersin belki yine orda olur diyordu. Biliyordum söylediğine kendi de ihtimal vermiyordu.. Bir süre sonra gözümden kayboldu ve başımı öne çevirdim. 

      Zihnimin içinde öyle çok şey vardı ki. Ayağımdaki yeni ayakkabılara rağmen zaman gelip aklımda dönen ayakkabılar, onlarca kıyafetime rağmen aldığım elbiseler, şükür ki hiçbir şeyimi eksik etmemesine rağmen nazlandığım annem babam... Kimdi o? Ve neden üstü başı öyleydi? Neden günlerdir yürüyor gibiydi? Ve ayakları, kısalmış pantolonun altındaki ayaklarındaki terlik bile değil eski takunya da neyin nesiydi? 

      Apartmana girdim, kime ve niye geldiğim artık çokta önemli değildi. Ayakkabılarıma gözüm takıldı, gözümün önüne gelen ayaklar benim ayaklarım değildi evet ayaklarımdan utanıyordum. Zaten gittiğim yerdeki işim de olmamıştı, dünyaya kanıp aldanmıştım işte. Aklıma bir arkadaşımla dilenen insanlar hakkında yaptığımız bir sohbet geldi. Evet onlar dilenmemeliler ama bizler de muhtaç olan ve elimizin uzanabileceği her insana yardımla mükellefiz demişti. Bulmalıydım onu.. 

     Beş dakika geçmişti karşılaşmamızın üzerinden, yalpalayarak çokta uzağa gidemeyecek olma ihtimali acı da olsa umut oluyordu içimde. Kafamı kaldırıp yüzlere bakamıyordum, ayaklar, ayakkabılar... Muhtemelen gördüğüm onlarca ayağın sahibiyle tek tek konuşsam öyle çok şeyden yakınacaklardı ki. Kredi borçları, bitmek bilmeyen çocuk ihtiyaçları, zam gelmeyen maaşlar, bayram, düğün masrafları... Ama hepsinin ayakkabısı vardı, hem de sağlam ayakkabılar. Ve hiçbiri soğuktan yalpalayarak yürümüyorlardı.. Ayakkabısı olmayan bir çocuk için ayakkabısı olan herkes zengindi, annesi olmayan bir çocuk için annesi olan herkes dünyanın en mutlusu.. Unutarak yaşıyorduk, kendi yakınmalarımızdan sahip olduklarımızın içimizde vesile olduğu huzurun o naif sesini duyamaz olmuştuk. Oysa o takunyalı çocuk öylesine haykırıyordu ki hakikatleri.. Gözleri gidecek yeri olan insanları sarsacak kadar boşluklu bakıyor, kalbi çevresinde kendini sahiplenecek birisi olan duygularını yitirmemiş her insanın elini kalbine götürmesine vesile olacak kadar soğuk çarpıyordu.. 

      Yoktu, Allah önüme bir fırsat çıkarmış ve ben içinde ayaklarımın üşümediği ayakkabımda hızlanabilen adımlarımla başım arkaya dönük olsa da ardımda bırakmıştım imkanımı.. Ve dünya bir kez daha 'aldatmıştı'. Muhtemelen ona benim gibi nasibini eliyle itmeyen bir mübarek uzanacak ve o Hakk'ın kendine gönderdiği ikramları alacaktı kaybeden o değil onu kaybeden gözler olacaktı..

      Bazen hemen uzanabilmek gerek tutup tutamaz mıyım diye düşünmeden. Bazen düşülen tüm yollardan vazgeçip gönülden geçenin ardına düşmek gerek. Ben bugün halletmemin bile nasip olmayacağı bir iş için 'kaybedenlerden' oldum. Sizlerin gerektiğinde her şeyinizi bir yana itip takunyalı bir çocuğun bakışlarının ardına düşebilmeniz duasıyla.

17 Ekim 2013 Perşembe

Başlamaya en çok yakışandır 'bismillah'

         Başlamak kelimesini cümle içinde kullanmak için pazartesileri mi beklemeliyiz? Yoksa her ayın ilk günü daha mı uygundur? Cuma mübarek gündür ilk günü cuma olan bir ayı mı beklesek? Yoksa, yoksa...

         Başlamak... Başlamak diyince aklıma buhran dolu, kafalarının içindeki binbir tilkinin binbirinin de birbirinin kuyusunu kazdığı bir çukurun içindeyken sonsuzluk vaadeden İslam'ın nuruyla alay-ı iliyyine çıkanlar gelsin isterdim. Veya da varını yoğunu, en kıymetlisini bırakıp göçüp gidenler, hicret... Başlamak diyince hicreti soluyabilmek isterdim. Ama şimdilik aklıma ilk gelen taptaze bir soluk oldu.

        Zaman gelip bizi kendimizden bile esirgeyip kendimizi kendimizin bağıslayamadığı zamanlarda dahî bizi bağışlayacağını vaaden ve vaadinden asla dönmeyecek ola Mevla' nın adıyla. Günlerden pazartesi olmasa da başlamak için pek mübarek bir gün şükür ki.

        Dinlediğim güzel insanlardan biri "İstikamet hayatımıza huzur katar, bozuk bir istikamet bile istikametsiz bir hayattan daha huzurludur." mealinde cümleler kurmuştu. Bu cümle zihnimin ayrı ayrı yerlerinde bölük pörçük duran ve fiile dökülmeleri için hep bişeyleri beklediğim plan ve fiillerin bir istikamette dizilip 'artık vakit geldi' demelerine vesile oldu. Gönlüme her şeye başlama duasının tam olarak işlenmesini sağladı Allah'ın izniyle. Muhtemelen bu cümle kurduğu cümleler içinde en basitlerindendi ancak benim için kocaman ufuklar açıvermişti. Bunu farkettiğim an anladım ki kelamın gönle tesir eden kuvveti de O'ndandı. Bu kuluna az çok kalem tutabilmeyi nasip etmişti ya olmazsa diye bırakmak benim haddime değildi. Bana düşen kalemime düşeni damlatmaktı tesiriyle O'ndan, Allah'tandı..

         Bundan böyle buralardayım inşAllah. En mübareğinden bir bayram gününde, yeniden başlamaya çok kere niyet eder gibi olmuş ama bu kadarını ancak hissedebilmiş bir gönülle kalemimden çıkacak kusurların, depremlerin ahirette davacım olmaması ve tarafınızdan mazur görülmesi duasıyla 'bismillah'.