Kimi zaman kendi içimizden kazıyıp da cümle yapamadığımız duygular, gülümserken bir yandan da ayağıyla karşısındaki insanın kuyusunu kazan insanlar, babaların zaman gelip kızlarının yüreğini parça parça edebilecek kadar şiddetli suskunluğu, ölümü yaşlılık işi olarak zihnine kodlayıp ölüm denince ' şu tatsız konu da nerden çıktı' diyebilen bizler, ayağı yalın yürüyen ve bir işim aksayacak diye peşinden gidemediğim o çocuk... Bir çok şey dönerken zihnimde burada takılı kaldım.
Havada kışı aratmayan bir soğuk vardı. Eve geç kalmamak için adımlarımı hızlandırmış yürürken karşıdan geldi. Ayaklarında takunya, üstünde kahverengi muhtemelen günlerdir üstünden çıkmamış giyilmekten incelmiş bir kazak, kreme yakın yazdan kalma bir pantolan ve soğuktan uyuştuğundan adım atmakta zorluk çeken çorapsız ayaklar.. Gözlerindeyse altında düşler kalmış bir enkaz. Kışa yakın sonbahar geçirdiğimiz şu günlerde böyle biriyle karşılaşmanın şaşkınlığını üzerimden atamamışken beni farketmeden geçti yanımdan. Başı öndeydi, yalpalıyordu ve muhtemelen yetişeceği bir yer yoktu. Başım arkada kalmış bir şekilde ilerliyordum. İlerliyordum ama içimdeki çoğu şey ardından gidiyordu sanki. Dönüp peşinden gitmeliydim, sormalıydım. Ama adımlarım ileri gidiyordu, içimde bir ses işini hemen halledip dönersin belki yine orda olur diyordu. Biliyordum söylediğine kendi de ihtimal vermiyordu.. Bir süre sonra gözümden kayboldu ve başımı öne çevirdim.
Zihnimin içinde öyle çok şey vardı ki. Ayağımdaki yeni ayakkabılara rağmen zaman gelip aklımda dönen ayakkabılar, onlarca kıyafetime rağmen aldığım elbiseler, şükür ki hiçbir şeyimi eksik etmemesine rağmen nazlandığım annem babam... Kimdi o? Ve neden üstü başı öyleydi? Neden günlerdir yürüyor gibiydi? Ve ayakları, kısalmış pantolonun altındaki ayaklarındaki terlik bile değil eski takunya da neyin nesiydi?
Apartmana girdim, kime ve niye geldiğim artık çokta önemli değildi. Ayakkabılarıma gözüm takıldı, gözümün önüne gelen ayaklar benim ayaklarım değildi evet ayaklarımdan utanıyordum. Zaten gittiğim yerdeki işim de olmamıştı, dünyaya kanıp aldanmıştım işte. Aklıma bir arkadaşımla dilenen insanlar hakkında yaptığımız bir sohbet geldi. Evet onlar dilenmemeliler ama bizler de muhtaç olan ve elimizin uzanabileceği her insana yardımla mükellefiz demişti. Bulmalıydım onu..
Beş dakika geçmişti karşılaşmamızın üzerinden, yalpalayarak çokta uzağa gidemeyecek olma ihtimali acı da olsa umut oluyordu içimde. Kafamı kaldırıp yüzlere bakamıyordum, ayaklar, ayakkabılar... Muhtemelen gördüğüm onlarca ayağın sahibiyle tek tek konuşsam öyle çok şeyden yakınacaklardı ki. Kredi borçları, bitmek bilmeyen çocuk ihtiyaçları, zam gelmeyen maaşlar, bayram, düğün masrafları... Ama hepsinin ayakkabısı vardı, hem de sağlam ayakkabılar. Ve hiçbiri soğuktan yalpalayarak yürümüyorlardı.. Ayakkabısı olmayan bir çocuk için ayakkabısı olan herkes zengindi, annesi olmayan bir çocuk için annesi olan herkes dünyanın en mutlusu.. Unutarak yaşıyorduk, kendi yakınmalarımızdan sahip olduklarımızın içimizde vesile olduğu huzurun o naif sesini duyamaz olmuştuk. Oysa o takunyalı çocuk öylesine haykırıyordu ki hakikatleri.. Gözleri gidecek yeri olan insanları sarsacak kadar boşluklu bakıyor, kalbi çevresinde kendini sahiplenecek birisi olan duygularını yitirmemiş her insanın elini kalbine götürmesine vesile olacak kadar soğuk çarpıyordu..
Yoktu, Allah önüme bir fırsat çıkarmış ve ben içinde ayaklarımın üşümediği ayakkabımda hızlanabilen adımlarımla başım arkaya dönük olsa da ardımda bırakmıştım imkanımı.. Ve dünya bir kez daha 'aldatmıştı'. Muhtemelen ona benim gibi nasibini eliyle itmeyen bir mübarek uzanacak ve o Hakk'ın kendine gönderdiği ikramları alacaktı kaybeden o değil onu kaybeden gözler olacaktı..
Bazen hemen uzanabilmek gerek tutup tutamaz mıyım diye düşünmeden. Bazen düşülen tüm yollardan vazgeçip gönülden geçenin ardına düşmek gerek. Ben bugün halletmemin bile nasip olmayacağı bir iş için 'kaybedenlerden' oldum. Sizlerin gerektiğinde her şeyinizi bir yana itip takunyalı bir çocuğun bakışlarının ardına düşebilmeniz duasıyla.